21 Nisan 2026 Salı

Okulda Şiddeti Önleme Tedbirleri Üzerine


 

Son dönemde okullarda yaşanan olaylar eğitim sisteminin işleyiş düzeni üzerinde yeniden düşünüp tartışmanın gerekliliğini bir kez daha ortaya çıkarmış görünüyor. Okullarda güvenlik zafiyeti olarak algılanan olaylarda sorunlara doğru teşhis konulmadığı takdirde çözümün de doğru olmayacağı düşüncesini zihinlere tekrar getirmektir. Okullara giriş çıkışta güvenlik önlemleri kısmi olarak sorunlara çözüm getirse de daha köklü sorunlara çözüm olmaktan uzaktır.
Okullarda yaşanan şiddet görüntüleri sadece öğrenci odaklı yaklaşımlarla çözülemeyecektir. Öğrenci ve aile bir bütündür. Bu yönüyle de bütünsel olarak ele alınmalıdır. Aileye yönelik çalışmaların okulla sınırlandırılması sorunların sürmesine yol açacaktır. Aileye yönelik çalışmalarda ailenin bir parçası olan çocuklar okulun konusu olsa da çocuğun dışındaki diğer üyeler özellikle anne ve baba ilişkileri okulda yapılacak çalışmalarla düzenlenemez. Kamu hizmeti sunma görevini yerine getirmek amacıyla oluşturulmuş Milli Eğitim Bakanlığı gibi Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı da bu süreçte önemli bir görev üstlenmesi gerekmektedir. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı henüz yeni kurulmuş bir bakanlık olması nedeniyle bu görevleri yerine getirmekte acemilik yaşandığı gündeme gelen olaylardan hareketle görülmektedir. Bu bakanlık sadece parçalanmış aile olaylarında gündeme gelmekle birlikte Çocuk Koruma Kanunu çerçevesinde çok daha fazla görevleri yerine getirmesi gerekmektedir. Bu çerçevede özellikle ailelere yönelik sürecin yönetilmesinde bu bakanlığın çok daha fazla etkin olması kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Ailelerin çıkarılmış yasal düzenlemeler doğrultusunda üzerlerine düşen görev ve sorumlulukları ne derece yerine getirdiğinin bu bakanlık aracılığıyla yakından takip edilmesi zaruri bir ihtiyaçtır. Çocuk Koruma Kanununun getirdiği düzenlemeleri sadece parçalanmış aile durumunda işletmek yerinde Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği içinde ailelerin adeta iki yönlü olarak kıskaca alınması büyük bir zorunluluktur. Diyanet İşleri Başkanlığı da bu konularda işe koşulmaya çalışılmakla birlikte bu başkanlığın çalışma alanı daha çok dini ve ahlaki değerlerin kökleşmesi çerçevesinde kalmaktadır. En temel Hukuka Giriş Ders kitaplarında dahi ahlak kuralları ile hukuk kuralları ayrımı yapılırken ahlak kurallarının maddi yaptırımlardan yalıtılmışlığına karşın hukuk kurallarının maddi yaptırım uygulama gücüne sahip olduğu vurgulanır. Bu çerçevede Diyanet İşleri Başkanlığı bu alanda sınırlı bir etkiye sahiptir. Oysa Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı hukuki yaptırımları hayata geçirme gücüne sahiptir. Bu nedenle bu bakanlığın ailelerin eğitim sürecindeki sorumluluklarını yerine getirme boyutundaki görevlerine okullarla birlikte işe koşulması gerekir. Aileye yönelik yaptırım alanları daha net ve güçlü bir şekilde belirlenmesi gerekiyor. Sanal dünyadaki oyunların veya sosyal medyadaki sınırlamaların tümü pansuman tedbir mahiyetindedir. Ailelere yönelik yaptırımların hukuki yönlerden güçlendirilmesi ve çeşitlendirilmesi gerekmektedir. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bu yönüyle teşkilat ve personel boyutlarında güçlendirilmesi, geliştirilmesi gerekmektedir. Topluma yön verme güç ve imkanına sahip olan kamusal işleyiş düzeninin yani devlet yönetim sisteminin rasyonel bir şekilde yapılandırılması kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Devlet kurumları arasında işbirliği ve koordinasyon etkin bir şekilde oluşturulursa yönetimin gücü ve etkisi daha da artacaktır. Burada devlet kurumlarının güçlendirilmesinden vatandaşın baskı altına alınıp adeta ensesinde boza pişirilmesi de anlaşılmamalıdır. Devlet kurumları haksız ve usulsüz işlemlerin peşini bırakmazken toplumun tüm ihtiyaçlarının karşılanmasında kolaylaştırıcı, yol gösterici bir işlevi yüklenmesi gerekmektedir. Bu şekilde işleyen bir devlet adalet üzere işleyen bir devlettir. Zira bu konuda geçmişte toplumu oluşturan insanları belirlenmiş katı kalıpların içinde şekillendirme projelerinden büyük sıkıntıları yaşamış bir toplum olarak bu konularda acı tecrübeleri her kesimden insanlarımız bizzat yaşamıştır. Bunun korkusu veya endişesi ile topluma sınırsız bir özgürlük verilmesi de doğru bir yaklaşım değildir. Toplumu oluşturan bireylerin hakları ve sorumlulukları at başı gitmesi gerekir. Haklarının sonuna kadar peşine düşen insanlara sorumluluklarının da olduğunun hatırlatılması ve buna göre hayatını düzenleme kültürünün gelişmesi refah seviyesi yüksek toplumlarda yaygın bir şekilde görülür. Bu konuda ülkemizdeki insanlarımızın iki kutup arasında savrulduğu görülmektedir. Ya katı çerçeve veya sınırsız özgürlük anlayışının ortasını bulmak zorundayız. Bu ise sadece okullarda yapılacak çalışmalarla olmayacak kadar kapsamlı bir süreci gerektirmektedir.

Yaşanan olayların okullarda geçmesi eğitim sistemindeki sorunlara odaklanmayı gerektirir gibi gösterse de sorgulamanın okullar ve eğitim sistemiyle sınırlı kalmayacak kadar kapsamlı yapılması gerektiğini, çalışma ve düzenlemelerin çok daha geniş bir alanı ele alacak şekilde hareket etmenin gerekli olduğunu göstermektedir.

Bununla birlikte eğitim sisteminin sorunlarına ayna oluşturan bu olaylara okullar ve eğitim sistemi özelinde de bakılması kaçınılmaz bir gerekliliktir.

Şiddet yaşanan okullarda dile getirilen güvenlik zafiyetleri ön plana çıksa da olaylarda öne çıkan çocuklara yönelik geçmiş davranışları yani hikayesine bakıldığında aslında bu çocukların bir anda ortaya çıkan bir travmadan çok adım adım gelen bir sürecin varlığı görülmektedir. Bu da okullarda özellikle özel eğitim ve rehberlik süreçlerinin büyük oranda odağa alınmasını gerekli kılmaktadır. Eğitim sistemimizde rehberlik süreçleri Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Özel Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü bünyesinde organize edilerek yönetilmeye çalışılmaktadır. Rehberlik faaliyetleri okullarda rehber öğretmenler aracılığıyla yürütülmekle birlikte Rehberlik Araştırma Merkezleri bu süreçte en önemli aktör durumundadır. Rehberlik Araştırma Merkezleri ülkenin her yerindeki yerleşim yerlerinde bulunun resmi ve özel okul ve kurumlarda rehberlik faaliyetleri ile özel eğitim hizmetlerini organize etme sorumluluğuna sahiptir. Rehberlik Araştırma Merkezleri Milli Eğitim Bakanlığının izin ve onayıyla açılmaktadır. Bakanlığın yaptığı düzenlemelere bakınca bu alanda büyük eksiklik ve sorunların olduğu açıkça görülmektedir. Literatürde okulların yönetim faaliyetleri, eğitim öğretim faaliyetleri ve rehberlik faaliyetleri olarak nitelenen üçlü bir sacayağının üzerinde bulunduğu belirtilir. Yönetim, eğitim-öğretim ve rehberlik faaliyetleri okulu ayakta tutan üç önemli işlevdir. Geçmişte eğitim-öğretim faaliyetleri çerçevesinde akademik başarı boyutu ön planda iken günümüzde artık rehberlik faaliyetleri çok daha fazla önemli hale gelmiş durumdadır. Eğitim sistemindeki mevcut resme bakınca Milli Eğitim Bakanlığının bu önemin farkında olarak çalıştığını söylemenin güç olduğunu göstermektedir. Bakanlık rehberlik ve özel eğitimle ilgili faaliyetlerin organizesinde en önemli aktör olan Rehberlik Araştırma Merkezlerine ilişkin düzenlemelerinde 100.000 kişilik nüfusa bir rehberlik araştırma merkezi olacak şekilde bu merkezlerin açılabileceğini geçmişte yapmış olduğu düzenlemelerle belirlemiştir. Oysa bu gün rehberlik faaliyetlerinin kazandığı öneme bakılınca bu nüfusun dahi çok fazla olduğu görülmektedir. Gelinen bu noktada bakanlığın uygulamalarına bakınca büyük bir boşluğun varlığı ile karşı karşıya gelinmektedir. Rehberlik Araştırma Merkezi açma konusundaki bakanlığın uygulamalarına bakıldığında nüfusu ne olursa olsun yerleşim biriminde bir tane rehberlik araştırma merkezi açma sınırını aşmamakta ısrar edildiği görülmektedir. Kahramanmaraş’ta yaşanan elim olayın geçtiği okulun bulunduğu Onikişubat ilçesinin nüfusu 2025 yılı kayıtlarına göre 447.000 olarak görülmektedir. Bu kadar nüfusun yaşadığı bir şehirdeki Rehberlik Araştırma Merkezi sayısı bir tanedir. Diğer olayın yaşandığı Siverek ilçesinin nüfusu 277.000’dir. Bu ilçede de yine Rehberlik Araştırma Merkezi sayısı bir tanedir. 750.000 kişinin yaşadığı bir ilçe de olsa Rehberlik Araştırma Merkezi sayısı biri geçmez. Bu konu rehberlik ve özel eğitim faaliyetlerinin ülke çapında ne derece etkin organize edilebileceğine dair bir kanaat oluşturacaktır. Rehberlik faaliyetlerini organize etmesi beklenen kurumlar üzerlerine yüklenen iş yükünün altında adeta ezilmiş durumdadır. Oysa nüfusa ve iş yoğunluğuna göre bu kurumların sayılarının ve işlevlerinin öğretim kademelerine ve çalışma alanlarına göre artırılması ve uzmanlaştırılması gerekmektedir. Bu durum rehberlik ve özel eğitim sürecinde yaşanan sorunların izlenemeyecek kadar yoğun iş yükü altında görülebilmesinin imkansız olduğunu göstermektedir. Rehberlik ve özel eğitim faaliyetlerinin okullardaki işleyiş süreci çok daha farklı sorunlu alanlarla yüz yüze gelinmesine neden olmaktadır. Rehberlik faaliyetleri her beş yüz öğrenci için bir tane olacak şekilde belirlenen norma göre görevlendirilen rehber öğretmenlerin üzerine verilmektedir. Okul türü ve kademesi ne olursa olsun her beş yüz öğrenciye bir rehber öğretmen belirlenmesi standardı yine okulların iş yüküne ve çalışma düzenine dikkat edilmeden tek kalemde belirlenmiş bir standardın varlığını göstermektedir. Oysa okul öncesi ve ilkokul düzeyi ile ortaokul ve lise düzeyindeki rehberlik faaliyetlerinin kapsamı ve niteliği çok çok farklıdır. Bu nedenle okulların türüne ve kademesine göre rehber öğretmen normu üzerinde çalışılması gerektiği halde bu konularda bakanlığın anlayışında bir değişmenin olduğu görülmemektedir.

Özel eğitim faaliyetleri ise çok daha farklı bir boyutta sorunlarla yürütüldüğü görülmektedir. Özel eğitim alanında okullarda görevlendirilen personelin büyük çoğunluğu ücretli personel olarak görevlendirilmektedir. Norm fazlası olan öğretmenlere özel eğitim öğretmenliği seçeneği sunularak norm fazlası süreçten çıkarılmaya çalışılmaktadır. Bunların yetmediği durumlarda bir şekilde özel eğitim alanında alınan kurslardan edinilen belgelere dayanarak ücretli personel görevlendirilmesi yapılmaktadır. Özel eğitim hizmetlerinin yürütülmesinde bilgi sahibi nitelikli personel adeta parmakla gösterilecek düzeydedir dense yanlış bir ifade olmayacaktır.

Eğitim öğretim faaliyetlerinin yürütüldüğü okulların fiziki şartları üzerinde de ayrıca hassasiyetle durulması gerekmektedir. Okul yapılacak alanlar belediyelerin imar planları ile belirlenmektedir. Şehir planlaması kavramı üzerinde önemli sorunların yaşandığı ülkemizde imar planlarında okul yerleri gerçek anlamda ihtiyaca uygun olarak planlanmamaktadır. Bu durum şehirlerin çoğunda okul yapacak alan bulma sorununu doğurmaktadır. İmar planında okul yeri planlamaları belediye meclislerinin aldığı kararlarla sık sık değiştirilmekte, rantı yüksek alanlar okul alanı olmaktan çıkarılarak okul alanı ihtiyacı görmezden gelinmekte veya işlevsiz alanlara kaydırılarak sorunlar ve ihtiyaçlar ötelenmektedir. Bu durum okulların fiziki olarak pedagoji ilkelerinden ziyade ekonomik endişelerle yapılmasına yol açmaktadır. Okul yapacak alan bulunmayan yerlerde okullar ikili veya kalabalık sınıflarda yapılacak şekilde planlanmak zorunda kalınmaktadır. İkili eğitim veya kalabalık sınıfların olduğu bir ortamda etkin, sağlıklı bir eğitim faaliyetinin yapılabilmesi mümkün değildir. Bu da okulların fiziki olarak yönetilmesini güçleştirmektedir. Mevcut arsalara ve bahçelerine boş bulunan her alana bina yapma zorunluluğu nedeniyle okullar fiziki olarak da yönetilemez hale gelmektedir. Otuz iki derslikli, kırk derslikli okulların güvenli bir şekilde yönetilebileceğini iddia etmek için okullardaki işleyiş düzeninden haberdar olmamak gerekmektedir. Kalabalık sınıflarda öğretmen-öğrenci, öğrenci-öğrenci etkileşiminin sağlıklı bir şekilde yürütülebileceğini iddia etmek gerçekçi değildir. Ülke içinde toprak unsuru değişmez bir değerdir. Buna rağmen toprak gibi katı kurallara tabi olan bir unsur üzerinde hakimiyet kurarak planlı bir yapılaşmayı sağlayamamak merkezi ve yerel yönetim sistemimiz için büyük bir handikaptır. Bu handikap eğitim faaliyetlerinin niteliğini doğrudan etkilemektedir.

Eğitim sistemi içinde faaliyetlerin etkin bir şekilde yürütülmesi yönetim hizmetlerinin nitelikli olmasına bağlıdır. Yönetim faaliyetleri konusunda en temel mevzuat düzenlemesi yönetici atama yönetmelikleridir. Ülkemizde son yirmi senede yönetici atama yönetmeliklerine ilişkin sisteme baktığınızda sistemin istikrardan ziyade sürekli bir yap boza döndüğünü göstermektedir. Yönetici atama mevzuatının değişim hızına yetişebilmek imkansız görünmektedir. Yirmi yılda en az on beş defa mevzuat kaldırılıp yeniden belirlenen kuralların hayatına geçmesi uygulamasına bakılınca yönetici yetiştirme sisteminde hala bakanlığın kafasının çok karışık olduğunu göstermektedir. Okul yöneticileri için olan bu istikrarsızlığın benzeri bakanlığın hemen her alanına yönelik var olan yönetici yetiştirme sistemi için geçerlidir. Bakanlık merkez ve taşra teşkilatına yönelik bazı kademelere nasıl yönetici olunacağı belirsizdir. Yöneticiler için belirlenmiş kuralların bir kısmı bir kısmına uygulanırken bir kısmına uygulanmamaktadır. Bu durum sistemde sadece istikrarsızlık değil çok farklı sorunların varlığını da göstermektedir.

Yönetim faaliyetlerinin en önemli işlevlerinden birisi olan denetim faaliyetleri diğer sorunlu alanlardan farklı bir konumda değildir. Denetim faaliyetleri konusunda politikaya dayalı bir sistem düzenlemesi getirilememiştir. 2016 yılından sonra Milli Eğitim Bakanlığında denetim faaliyetleri adeta askıya alınmıştır. 2023 yılına kadar askıya alınan denetim faaliyetleri 2023 yılından sonra yeniden askıdan indirilmiş ve 2011 yılındaki yapıya yeniden dönmenin yolları aranmaya başlanmıştır. 2009-2023 yılları arasında sisteme denetim yapacak personel alınmamıştır. Halen sistemdeki müfettiş sayısının bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bir milyon iki yüz bin personel, 70-80bin kurumun olduğu bir sistemde bin tane denetim personeli ile ne derece bir denetim faaliyeti yapılabileceğini düşünenlerin hayal gücüne bırakıyorum. Halen sistemin içinde denetim yapılabilen kurumların oranı yüzde on-on beşler düzeyinde tahmin etmek çok da yanlış olmayacaktır. Milli Eğitim Bakanlığı 2023 yılında 750 tane müfettiş almak için sınav açmıştır. İlk başvuruda alınan kişi sayısı planlanan sayıya ulaşamayınca ikinci başvuru süreci uygulanmıştır. İkinci başvuru süreci sonunda da 750 kişilik kadronun ancak üçte ikisi doldurulabilmiştir. Üç yıllık yardımcılık süreci sonuna yaklaşıldığı şu günlerde bu kadroların üçte birinin istifa ettiği tahmin edilmektedir. Bu durum eğitim sisteminde denetim faaliyetlerinin durumuna ilişkin fikir verecek bir resim ortaya koymaktadır. Denetim gibi stratejik bir işlevin bu kadar istenmez konuma düşmesinin gerekçesini bakanlık yetkililerinin ciddi bir şekilde düşünmesi gerekmektedir.

Milli Eğitim Bakanlında görev ifa eden üst düzey yöneticilerin eğitim çalışanlarına yönelik söylemleri doğrudan okulla ilgili olmamakla birlikte okulların paydaşlarından olan kişi ve grupların okula olan bakışına büyük etki etmektedir. Geçmişte eğitimle bilgi düzeyi itibariyle doğrudan ilgisi olmamakla birlikte yetkili makamlara gelmiş bazı sorumsuz yetkililerin öğretmen ve eğitim çalışanlarına yönelik söylemleri toplum nezdinde eğitim sektörü çalışanlarını adeta şamar oğlanına dönüştürmüştür. Bu tür söylemler konusunda en başta yetkili olan kişilerin dikkat etmesi, eğitimle ilgisi olmayan kişilerin de eğitimle ilgili karar organlarının yetkili noktalarına getirilmemesi gerekmektedir. Eğitim belki sadece eğitimcilere bırakılmayacak kadar önemli bir iş olabilir. Bu durum eğitimi herkesin bildiği ve konuşabileceği bir alan olduğu anlamına da gelmemelidir. Bu gün okullarda eğitimi öğretmenden dahi iyi bildiğini düşünen velilerin çıkardığı sorunlar hiç de az değildir.

Okullarda güvenlik önlemleri, kapılara cihazlar konulması, polis vb güvenlik görevlisi konulması, velilerin randevu ile okula gelmesi gibi uygulamalar köklü sorunlara çözüm olmak yerine sorunların ötelenmesine neden olacaktır.

Rehberlik, özel eğitim, yönetim, denetim gibi temel eğitim süreçlerindeki değerlendirmeler bir bütün olarak ele alındığında Siverek ve Kahramanmaraş’ta yaşanan üzücü olayların neden yaşandığı sorusu üzerinde herkese bir fikir verebilir. Umalım ki bu elim olaylar bir milat olur da süreçler akıl ve bilim ilkelerinin ışığında iyi niyetle ele alınır.


 

                                                                                    Ali Hikmet Demir

                                                                              alihikmetdemir@gmail.com

22 Ekim 2025 Çarşamba

Türk Eğitim Sisteminde Denetim Politikası ve Uygulama Sorunları

Özet
Bu çalışma, Türk eğitim sisteminde denetim politikasının yasal çerçevesini, uygulama boyutlarını ve karşılaşılan temel sorunları incelemeyi amaçlamaktadır. Denetim, eğitim sisteminin amaçlara uygun biçimde işleyip işlemediğini belirleyen, kaliteyi artırmayı hedefleyen bir mekanizmadır. Türkiye’de denetim politikası yasal zeminde açık biçimde tanımlanmış olsa da, uygulamada rehberlik işlevinin geri planda kaldığı, denetim sürecinin standartlaşmadığı ve veri temelli yaklaşımın yeterince yerleşmediği görülmektedir.

1. Giriş
Eğitim sistemlerinin başarısı, yalnızca öğretim programlarının niteliğine değil, bu programların nasıl uygulandığı ve değerlendirildiğine de bağlıdır. Bu nedenle, etkili bir denetim politikası, eğitimde kalite güvencesinin temel koşullarından biridir. Türk eğitim sisteminde denetim, öğretmenlerin, yöneticilerin ve eğitim kurumlarının performansını geliştirmeye yönelik olarak tasarlanmıştır. Ancak mevcut durumda denetim politikası, çoğu zaman kontrol ve raporlama odaklı yürütülmekte; rehberlik, geliştirme ve değerlendirme işlevleri yeterince etkin biçimde işletilememektedir.

2. Denetim Politikasının Yasal ve Kurumsal Çerçevesi
Türk eğitim sisteminde denetim faaliyetleri, çeşitli yasal düzenlemelerle tanımlanmıştır.
- 1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu, eğitimde kaliteyi artırmanın ve verimliliği sağlamanın devletin görevi olduğunu vurgulamaktadır.
- 652 Sayılı Millî Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, eğitim kurumlarının denetimi ve rehberliğini Millî Eğitim Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı’na vermiştir.
- Millî Eğitim Bakanlığı Rehberlik ve Denetim Yönetmeliği (2017) ise denetimin amaçlarını “rehberlik, değerlendirme, geliştirme ve izleme” esaslarına dayandırmıştır.
Bu çerçevede Türkiye’de denetim politikası yasal olarak açık biçimde tanımlanmış, ancak uygulamada sistematik bir bütünlük kazanamamıştır.

3. Denetim Politikasının Uygulama Sorunları
3.1. Anlayışsal Sorunlar
Türkiye’de denetim uzun yıllar boyunca idari kontrol ve cezalandırma aracı olarak görülmüştür. Bu durum, öğretmenlerde ve yöneticilerde denetim sürecine karşı güvensizlik oluşturmuş; rehberlik ve gelişim boyutlarının zayıflamasına yol açmıştır. Denetime bakış yetki makamlarına gelen kişilerin kişisel anlayışlarına göre şekillenmiş ve işletilmiştir. Zaman zaman müfettişlere belirli bir siyasal düşüncenin ajanlarıymış gibi bir bakışla dışlayıcı bir yaklaşım da sergilenebilmiştir.

3.2. Müfettiş Sayısı ve Nitelik Sorunları
Eğitim müfettişi sayısı, mevcut okul ve öğretmen sayısına oranla oldukça yetersizdir. Ayrıca müfettişlerin hizmet içi eğitim olanakları sınırlı olduğundan, çağdaş denetim yaklaşımlarına ve dijital izleme tekniklerine uyumda güçlükler yaşanmaktadır.

Müfettiş yetiştirme sistemi ile ilgili açık ve net bir anlayış geliştirilememiş olması nedeniyle geçmişten bu güne yetiştirme sistemi sınav odaklı seçimler sonrası usta çırak anlayışı ile yetiştirme süreci şeklinde işletilmiştir. Bu durum nitelikli müfettiş yetiştirme sürecinin oluşumunu engellemiştir. Sonuçta müfettiş nitelikleri tamamen kişisel çabaya bırakılmış, denetim sisteminin kurucu iradesi olan bakanlık bu alanda etkili olmaktan uzak kalmıştır. Kişisel anlayışa terk edilmiş nitelik sorunu da her zaman şahıslarla sınırlı kalan bir işleve dönüşmüştür. Bu durum bilimsel bir sistem anlayışına uymamaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığında 2009-2023 arası dönemde müfettiş alımı yapılmamıştır. Halen müfettiş olarak görevli olmayan illerde yardımcı olarak son iki yıldır görevlendirilmiş müfettişlerle denetim faaliyetleri yürütülmeye çalışılmaktadır. Milyonu aşan personel, yüz bine yaklaşan kurum kurum sayısı iki bini bile bulmayan müfettiş kadrosuyla denetlenmeye çalışılmaktadır. Bu sayısal yetersizlik denetim faaliyetlerinin de yetersiz kalmasına yol açmaktadır.

3.3. Denetim Sürecinde Standart Eksikliği
Denetim uygulamaları iller ve bölgeler arasında büyük farklılık göstermektedir. Bazı bölgelerde rehberlik odaklı, bazılarında ise yalnızca belge kontrolüne dayalı denetimler yapılmaktadır. Bu durum, denetim sürecinin nesnelliğini zedelemektedir. Bakanlığın büyük maddi kaynak aktardığı özel eğitim gibi bazı alanlar gerektiği gibi denetlenememektedir. Denetim yapılan kurumların türlerine ve işleyişlerine uygun eğitim ve yetişme sürecinden geçmemiş müfettişlerin yaptığı denetim faaliyetleri şekilden ibaret kalmakta ve herkesin kişisel algısına göre hareket etmesine yol açmaktadır. Bu konuda bakanlığın müfettiş yetiştirme sürecine ilişkin önemli eksikler üzerinde çalışma yapmasında acilen hareket etmesini gerektirmektedir.

3.4. Veri Temelli Yaklaşım Eksikliği
Çağdaş denetim sistemleri, performans göstergeleri ve veri analizine dayanırken; Türkiye’de denetim hâlâ ağırlıklı olarak gözleme ve raporlamaya dayalıdır. Bu durum, karar alma süreçlerinde bilimsel temelin zayıf kalmasına neden olmaktadır. Devasa boyutlara ulaşmış olan elektronik ortamdaki veri kaynaklarına ragmen bu kaynaklardan gerektiği gibi yararlanılamaması önemli bir eksikliktir.

3.5. Politika Sürekliliği Sorunu
Denetim politikaları, yönetim değişikliklerine bağlı olarak sık sık yeniden düzenlenmekte; bu da kurumsal hafıza ve süreklilik eksikliği yaratmaktadır.

4. Denetim Politikasının Geliştirilmesine Yönelik Öneriler
Türk eğitim sisteminde denetim politikasının etkinliğini artırmak için:
1. Denetim anlayışı, cezalandırıcı değil rehberlik odaklı hale getirilmelidir.
2. Müfettişlerin sayısı ve niteliği artırılmalı, sürekli mesleki gelişim olanakları sağlanmalıdır.
3. Denetim süreci standartlaştırılmalı, iller arası farklılıklar azaltılmalıdır.
4. Veri temelli izleme sistemleri geliştirilerek dijital denetim araçları kullanılmalıdır.
5. Politika sürekliliği güvence altına alınarak kurumsal denetim kültürü oluşturulmalıdır.

5. Sonuç
Türk eğitim sisteminde denetim politikası yasal olarak var olmakla birlikte, uygulamada etkili ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşamamıştır. Denetimin çağdaş anlayışla yürütülmesi; rehberlik, değerlendirme ve geliştirme işlevlerinin güçlendirilmesi; veri temelli ve şeffaf bir denetim mekanizmasının kurulması gerekmektedir. Ancak bu şekilde denetim, eğitimde kalite güvencesinin ve mesleki gelişimin temel unsuru haline gelebilecektir. Bu konuda en büyük sorumluluk eğitim sisteminin baş aktörü olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın üzerinde bulunmaktadır. Bu konularda Milli Eğitim Akademilerinin de acilen işe koşulması gerekmektedir.

 

                                                                                    Ali Hikmet Demir

                                                                              alihikmetdemir@gmail.com

 

 

 

2 Ağustos 2025 Cumartesi

MEB’de Politikaya Dayalı Yönetim

Milli Eğitim Bakanlığı ile ilgili hangi kademedeki yöneticiyle konuşulsa eğitim politikasından söz ettiği duyulur. Politika kavramsal düzeyde ele alınan bir olgudur. Teknik düzeyde yöneticiliklerde politikadan söz etmek gerçekçi olmayabilir. Bununla birlikte hemen her düzey için politikaya yönelik bir algının olması gerekir.

Milli Eğitim Bakanlığında adında eğitim politikası geçen farklı birimlerde farklı bölümler var. Talim Terbiye Kurulu Başkanlığında, Temel Eğitim ve Ortaöğretim genel müdürlükleri başta olmak üzere diğer genel müdürlüklerinde yer alan bir birim. Aynı şekilde izleme değerlendirme adıyla ve göreviyle de birimler bulunuyor. Bakanlık merkez teşkilatında eğitim politikası ve izleme değerlendirme ismi ve faaliyeti ile birimler sanırım en başta geliyordur. Bu kadar çok politikanın ve izleme değerlendirmenin adının geçtiği bir başka bakanlık var mıdır bilemiyorum.

Eğitim faaliyeti çok boyutlu bir faaliyettir. Tüm boyutları kapsayacak tek bir politikadan söz etmek mümkün olmayabilir. Dile getirilebilecek tek bir politikanın da tüm alanlarda aynı şekilde ve aynı anlayışla uygulanabildiğini tespit etmek de yine zordur. Belki de bu yüzden bakanlık merkezinde bu kadar çok politika isimli birim var. Bu kadar farklı birimde aynı isim ve benzer işleve sahip alt birimler arasında koordinasyonun sağlanması büyük ve zorlu bir görev.

Eğitim faaliyeti kamusal bir faaliyettir. Özel sektör eliyle sunulan eğitim faaliyetleri de büyük oranda kamunun çizdiği çerçevenin dışına çıkması mümkün değildir.

Kamu tarafından sunulan bir hizmetin kamuyu dışarda tutarak ele alınıp değerlendirilmesi mümkün değildir. Hizmete ilişkin tüm veriler kamunun elinde toplanır. Eğitim özelinde bakıldığında MEB eğitim hizmetini planlayan, sunan, değerlendiren yegâne merkezdir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın dile getirdiği, kamuya açıkladığı beyanlara itibar edilmesi zorunludur. Bununla birlikte sadece beyana dayanarak yapılacak değerlendirmelerin de yeterince sağlıklı olmayacağı gün gibi ortadadır. Beyanların gerçeklikle kıyaslanması gerekir. Bu ise gerçekliği betimleyen verilerin varlığını gerektirir.

Milli Eğitim Bakanlığı’nda politika denilince yöneticilerin mevzuata işaret ettikleri görülmektedir. Bir bakıma Milli Eğitim Bakanlığı yöneticilerine göre mevzuat düzenlemelerinin var olması politikanın da varlığının bir göstergesidir.

Oysa politika ile mevzuat aynı şey değildir. Politika yazılı mevzuatın da üzerinde bir kavramdır. Mevzuatta yazılı hususlar tam olarak politikayı belirlemez. Politika, yazılı ve uygulamalı süreçleri de içerir. Eğitimde politikaya yönelik değerlendirme yaparken sınırlamaların yapılarak hareket edilmesi doğru bir resmin ortaya konulması açısından da önemlidir.

Eğitimin topluma, bireye, çalışanlara, sosyal, ekonomik ve kültürel çevreye ve eğitim bilimine bakan yönleri de vardır.

Sadece çalışanlar ele alınsa yönetici, öğretmen ve diğer personelle yüz yüze gelinir. Yöneticiler ele alınsa kurum yöneticileri ile merkez ve taşra yöneticileri gibi alt dallar ortaya çıkar.

Bakanlığın yaptığı düzenlemelere, bu düzenlemelerin gereği yapılan uygulamalara bakılarak, politikaya dayalı bir eğitim yönetimi üzerine bir takım sözler söylenebilir, değerlendirmeler yapılabilir.

Eğitim yönetiminde yönetici/yönetim sisteminde hayati bir öneme sahiptir. Bu yönüyle yöneticilere yönelik politika uygulaması üzerinde durmak büyük fotoğrafa dair bir kanaat oluşturacaktır.

Yakın zamanda Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Millî Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Suretiyle Atanması Hakkında Yönetmelikte yapılan değişiklikler gündeme geldi.

Bu yönetmelik ve değişiklikler incelendiğinde eğitim sisteminin en üst düzeyde yönetilmesinde görev alan kişilere yönelik bir yönetmeliğin serencamını izlemek eğitim politikasına ilişkin de bir kanaat oluşturacaktır.

Yönetmelikte Milli Eğitim Bakanlığı’nın merkez ve taşra teşkilatına ait kadrolara liyakat ve kariyer ilkeleri çerçevesinde görevde yükselme, yer değiştirme ve atamalardaki usul ve esasların belirlendiğinin hedeflendiği yönünde açıklamalar yapıldığı görülmektedir.

Düzenlemede merkez ve taşra teşkilatına ilişkin kadroların içerdiği söylense de yönetmelik içeriğinde merkez teşkilatındaki yönetim kadrolarına ilişkin hiçbir kriter, açıklama, düzenleme yer almamaktadır.

Merkez teşkilatındaki yönetim kadroları genel müdürlükler, genel müdürlük yardımcılıkları, daire başkanlıkları, başkan yardımcılıkları ve şube müdürlükleri ile ilgili hiçbir düzenleme, açıklama olmamasına rağmen yönetmeliğin merkez ve taşra teşkilatına ait kadrolardan birlikte söz etmesi mevzuat açısından bir handikaptır.

Yönetmeliğin dayandığı diğer yasal düzenlemelere bakıldığında genel kanunlara atıf yapıldığı, bu kanunlarda da yine yöneticilik niteliklerine ilişkin ayrıntılı düzenlemelerin olmadığı görülüyor.

Geçmişteki bazı düzenlemelerde yöneticilik kavramının eğitim sisteminin tümünü dikkate alındığı, merkez-taşra, en alttan en üste hangi yöneticilik makamlarında ne kadar çalışılırsa nereye karşılık geleceği, eşdeğer görevler, görevler arası geçiş gibi düzenlemelerin de ele alındığı görülünce mevcut durumun eskiye göre geriye gidiş niteliğinde olduğu görülmektedir.

Sistemin tümünü dikkate almamak yönetim sistemi açısından uygun olmayan, eğitim ve yönetim bilimi ilkelerine uymayan bir durumdur.

Milli Eğitim Bakanlığı görevde yükselme yönetmeliği sadece taşrayı ele almıştır.

Yönetmeliğin ilerleyen maddelerinde yönetim kadroları olarak İl Milli Eğitim Müdür Yardımcılığı, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve İl/İlçe Şube müdürlükleri şeklinde sayılmaktadır.

Taşra teşkilatında İl Milli Eğitim müdürlüğü en üst yöneticidir. Buna rağmen bu yönetmelikte İl Milli Eğitim Müdürlüğü bir kadro olarak sayılmamaktadır. İldeki en üst yöneticinin es geçilmesi bu makama hangi niteliklere sahip olunması gerektiğine dair belirsizliğin varlığını göstermektedir. Merkez ve taşra teşkilatına ilişkin yöneticilik görevlerinde bulunan kişiler bu görevlere nasıl gelecek sorusu il milli eğitim müdürlüğü makamı için cevapsız kalmaktadır. İl Milli Eğitim Müdürlüğü atamalarının usul ve esasları genel yönetim süreçlerinde belirlenmiş olmakla birlikte bu makama gelecek kişiler için bir kriterin koyulmamış olması en üst yönetim makamı açısından da bir eksiklik olarak değerlendirilebilir.

Politika kavramının tanımında belirsizlik yer almaz. Tam tersine alınacak kararlarda hangi ilkelere dayanılacağı önceden ilan edilir, belirlenir. Politika kavramı yönetimde öngörülür olmayı gerekmektedir.

İl Milli Eğitim Müdürlüklerine ilişkin belirsizlik politikanın tanımı ile çelişmektedir.

Yönetmelikte görevde yükselmeye tabi kadrolar sıralanırken sadece şube müdürlüklerinin adının geçtiği görülüyor.

Yönetim kadroları bir üstte İl Milli Eğitim Müdür Yardımcılıkları, İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri ve il/ilçe şube müdürlükleri şeklinde sayılırken görevde yükselmeye tabi kadrolar arasında il milli eğitim müdür yardımcılıkları ile ilçe milli eğitim müdürlükleri sayılmamış. Buna göre Şube müdürlükleri dışındaki diğer yönetim kadroları yükselmeye tabi kadro olarak görülmüyor veya mevcut yönetmelik şartlarının bu kadrolar için dikkate alınmayacağını gösteriyor. Bu da bu kadrolara atanmak için şart bulunmadığı, üst yönetimin inisiyatifine göre serbestçe hareket edebileceğini gösteriyor. Serbestçe hareket etmek politika kavramı ile de yine çelişen bir durumdur. Bu durum yönetim makamlarına atamaya ilişkin usul ve esasları düzenleme iddiasındaki bir mevzuatın kendi içinde çelişkili bir düzenleme olduğunu gösteriyor.

Görevde yükselme sınavına katılacaklar sayılırken yine şube müdürlükleri sayılmış. Şefler ve uzmanlık kadroları için de yine sınava katılma şartı bulunduğu görülmektedir. Uzmanlık kadroları için aranan şartlarda fakülte mezunu olmak ve 2-3 yıl bakanlıkta görevli olmak yetiyor. Uzmanlık ismi insanın zihninde çok daha fazla nitelikleri çağrıştırıyorken uzmanlık için istenen şartı görünce şaşırmamak elde değil. Bu anlayışla nitelikli bir sistem nasıl kurulabilir sorusu akla geliyor. Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı gibi bir birimde uzmanlık bu kadar kolay olmalı mı sorusunun cevabını vermek oldukça güç. Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı sayfasında alınan kalite belgelerine ilişkin paylaşımlarla uzmanlık için aranan şartları karşı karşıya getirince insanın aklına delice sorular gelmiyor değil. EFQM belgesi ile uzmanlık atama şartlarını yan yana getirince nitelik konusunda cevaplanması gereken önemli soruların olduğu açık. Saymanlık, çözümleyicilik, bilgisayar işletmenliği ve hatta şoförlük için aranan şartlara bakınca uzmanlık kadrosunun çok hafife alındığı intibaı oluşuyor.

Atamaya ilişkin görevde yükselme sınavı şartı yazılı ve sözlü şeklinde düzenleme getirilmişken görevle ilgili eğitim gibi bir şartın olmadığı görülüyor. Sınavda başarılı olan atanıyor. Sınavı kazanmış olmak eğitilmiş olmayı da sağlamış kabul ediliyor.

Eğitim faaliyetlerinin merkez ve taşra düzeyinde yönetilmesi her tür ve düzeydeki eğitim faaliyetinin yönetilmesi anlamına gelmektedir.

Eğitim faaliyetleri örgün-yaygın, resmi-özel, genel-özel, mesleki-teknik ve genel, eğitim öğretim kurumları ve diğer kurumlar şeklinde ana kategorilerden başlayarak okul öncesi eğitim, ilkokul, ortaokul, lise ve hatta yükseköğretim olmak üzere devasa bir yapıyı oluşturmaktadır.

Bu devasa yapının yönetimine gelecek kişilerin eğitime alınmaksızın sadece sınavla görevlendirilmesini eğitim ve yönetim ilkeleri açısından açıklayabilmek mümkün görünmemektedir.

Merkez ve taşra teşkilat yöneticilikleri kurum yöneticiliğinden çok farklı nitelikler gerektirmektedir. Yönetim literatüründe teknik, insani ve kavramsal yeterlikler şeklinde yöneticilerin sahip olması gereken niteliklerden söz edilmektedir. Kurum yöneticilikleri için teknik düzeydeki yeterlikler mesleki tecrübe ile edinilirken kavramsal düzeydeki yeterlikler için mesleki tecrübeden çok daha fazlasına, özel yöneticilik eğitimlerinin alınmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Herhangi bir öğretim kademesinde okul müdürlüğü yapan bir kişinin taşradaki yönetim kadrolarına atandığını düşündüğünüzde yönetim kadrosunun görev alanına giren alanlarda sahip olunması gereken yetkinlik sadece sınavla elde edilemez. Merkez ve taşra teşkilatı yöneticileri sadece teknik düzeyde eğitim bilgisinden çok daha fazlasına, genel yönetime ilişkin işleyiş düzenine ilişkin de bilgi ve beceri yanında görev yapacakları kadro kapsamındaki alanlara/kurumlara/işleyişlere ilişkin bilgi, beceri ve anlayışa da sahip olması gerekir. Taşra teşkilatındaki yöneticilerin görev alanları içinde strateji, bütçe, destek, özel eğitim, rehberlik, mesleki-teknik eğitim, özel öğretim, personel, hukuk vs. vs. alanlar bulunmaktadır. Bu alanlara ilişkin bilgi, beceri ve anlayış sadece sıradan bir sınavla elde edilemez.

Atanmak için sadece yazılı ve sözlü sınavda başarılı olmak yeterli ki bu da sadece şube müdürlükleri için gereken bir şart. İl Milli Eğitim Müdür Yardımcılığı, ilçe milli eğitim müdürlüklerine atanma için böyle bir sınav şartı da bulunmuyor. Yakın zamanda yapılan değişiklik öncesi il milli eğitim müdür yardımcılığı ve ilçe milli eğitim müdürlüğü için hiçbir şart yokken yeni düzenleme ile kısmi bir şart getirildi. Bu da dört yıl okul yöneticiliği yapma şartı olarak getirilmiş oldu. Okul müdürlüğü görevini dört yıl yapan bir kişi il milli eğitim müdür yardımcılığına ve ilçe milli eğitim müdürlüğüne herhangi bir sınava da girmeksizin atanabiliyor.

Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullar şehir merkezlerinde, merkeze bağlı kırsal kesimlerde veya mahallelerde de bulunabiliyor. Bakanlık geçmişte okulların durumlarına ilişkin A-B-C tipi kurumlar şeklinde bir kategori kullanıyordu. Bu bir yönüyle okulların içinde bulunduğu şartları dikkate alan bir gruplandırma idi. Kırsal bir mahalledeki 5-10 öğretmenli, 100-150 öğrencilik bir okulla en merkezi konumda 80-100 öğretmenli, 1000-1500 kişilik bir okulun yönetiminin aynı olduğunu iddia etmek akıl ve bilim ilkelerine uymaz. Buna rağmen konu edilen yönetmelik hükümlerine bakıldığında okul müdürlüğü konusunda hiçbir ayrımın yapılmadığı görülmektedir. Herhangi bir mahallede yer alan küçük bir okulda müdürlük yapan bir kişinin dört yılın sonunda il milli eğitim müdür yardımcısı, ilçe milli eğitim müdürü hatta il milli eğitim müdürü olmasının önünde herhangi bir engelin olmaması eğitim faaliyetlerinin yönetiminin niteliği açısından önemli tehlikeler barındırmaktadır.

Bu uygulamanın politikaya dayalı yönetim ilkeleri açısından mutlaka ciddi bir şekilde ele alınması gerekir.

Atama yer değiştirme sisteminde bölge hizmetinden ve tabi olanlardan da söz edilmektedir.

Bölge hizmetine tabi olanlarla ilgili maddede il milli eğitim müdür yardımcıları, ilçe milli eğitim müdürleri ve şube müdürlerinin sayıldığı görülüyor.

Konu alınan yönetmelik 2013 yılında çıkmıştır. 2025 yılına kadar da defalarca değişiklik yapıldığı görülüyor. Bugüne kadar bölge hizmeti uygulaması sadece şube müdürlerine uygulanırken il milli eğitim müdür yardımcıları ile ilçe milli eğitim müdürlerine bu madde hiç uygulanmamıştır. Aynı yönetmeliğe tabi üç yönetim grubu için getirilmiş olan hükümlerin iki grup için görmezden gelinirken şube müdürlükleri için ısrarla uygulanmaya devam edilmesini yönetim ilkeleri arasında var olan adalet kavramı açısından anlamak mümkün görünmemektedir. Ele alınan yönetmeliğe bakıldığında şube müdürlüğü görevini yürütenlere her türlü kural/kriter istisnasız uygulanırken aynı kategorideki diğer iki kadronun görmezden gelinmesi çalışanların örgütsel ve yönetsel bağlılık duygularına olumlu bir etki yaptığı iddia edilemez.

Eğitim politikaları kavramının içinde işbirliği, koordinasyon, yönetişim gibi daha pek çok teorik kavram girebilir.

Yönetmelikte merkez ve taşra yönetim kadrolarına liyakat ve kariyer ilkeleri çerçevesinde yükselmeden söz edildiği halde ne incelemeye konu düzenlemenin içinde ne de atıfta bulunduğu, dayanak gösterdiği diğer mevzuatta ehliyet ve kariyer ilkelerine dair bir açıklama bulunmuyor. Ehliyet ve kariyerin genel tanımları var olmakla birlikte yöneticilik makamları için çerçevesinden söz edilen ilkeler hemen hiçbir yerde açıklanmamış olduğu görülüyor.

Buraya kadar yapılan inceleme ve değerlendirmeler dikkate alındığında Millî Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Suretiyle Atanması Hakkında Yönetmelikte eğitim yönetimi bilimi açısından önemli sorunların, çelişkilerin ve eksikliklerin bulunduğu görülmektedir.

Eğitim faaliyetleri gibi ciddi bir kamu hizmetinin yönetimine ilişkin temel bir düzenlemede bu tür sorunların bulunması sistemin geleceği ve istikrarı açısından tehlikeler arz etmektedir. Çalışan personelin verimliliği üzerine endişe taşıyanların bu konularda bilim ve aklın gereği olan adımları bir an önce atması gerekmektedir.

  

                                                                                    Ali Hikmet Demir

                                                                              alihikmetdemir@gmail.com

 

 

 

20 Temmuz 2025 Pazar

Eğitimde Muhasebe İhtiyacı Üzerine

2024-2025 öğretim yılı sona erdi. Sınav sonuçları yavaş yavaş açıklanmaya başlandı. Herkes gelecek yıla hızla hazırlık yapıyor. Ancak geçtiğimiz öğretim yılı okullarda yapılanlara ilişkin bir sorgulama, bir hesap, bir muhasebe yapılıyor mu yapılmıyor mu sorusunu insan merak ediyor. Eğitim öğretim faaliyetlerinde ne yapıldı? Hangi alanlarda hangi sonuçlar elde edildi sorusuna ilişkin eğitim alanındaki karar vericilerin cevap verip veremediklerini topluma açıklama gibi bir sorumlulukları yok mu?

Muhasebe kavramı çağdaş dünyada önemli bir yönetim aracı olarak varlığını sürdürmektedir. Muhasebe kavramının kelime ve terim olarak anlamı kolayca bulunabilir. Bilgiye ulaşımın bu kadar hızlı olduğu, yapay zekanın bu kadar yaygınlaştığı bir dönemde bu çok kolay.  

Muhasebenin terim olarak tanımına bakınca; Ekonomik faaliyetlerde bulunan tüm kuruluşların mali nitelikteki işlemleri ve olayları para ile ifade edilmiş şekilde kaydeden, sınıflandıran, özetleyerek rapor eden ve sonuçlarını yorumlayan ve analiz eden bir bilim dalıdır şeklinde bir tanımla karşılaşılıyor.

Muhasebenin Sözlük Anlamı olarak ise; Hesaplaşma, karşılıklı hesap görme, Hesap işleriyle uğraşma, Hesapların bütünü, Hesap işlerinin yürütüldüğü yer, saymanlık gibi anlamları var.

Muhasebe, gelir gider arasındaki dengeyi somut verilerle sorgulamaktır. Muhasebenin üretim-tüketim dengesini, kâr-zarar durumunu dikkate alarak örgütün/işletmenin gidişatını sorgulamak, takip etmek, yönetenlere, işletme sahiplerine veri sağlama, sorgulama yapma, takip etme gibi hayati bir işlevi vardır.

Esnaf dükkanlarında hesabını bilen tüccar ile hesabını bilmeyen tüccarın durumlarına ilişkin görseli görmeyen yoktur.

Muhasebe her ne kadar ekonomik faaliyetlere yönelik olarak ele alınsa da aslında kelimenin anlamı itibariyle hemen her alanla ilgisi bulunmaktadır.

Eğitimde muhasebe ölçme değerlendirme ile yapılır. Muhasebenin her alanda yapılması zorunludur. Ancak muhasebenin şekli, yöntemi, araçları, faaliyetin türüne ve niteliğine göre değişir.

Muhasebedeki mizan, bilanço, gelir gider tablosu, genel ve özel hesaplara ilişkin uygulamalar, kontrol yöntemleri her alanda aynı şekilde uygulanamaz. Örnek olarak eğitim alanında okul düzeyindeki muhasebe dahi personel yönüyle farklı, öğrenci yönüyle farklı, maddi kaynakların kullanımı yönüyle farklı olmak zorundadır. Ancak tüm bu farklılıklara rağmen muhasebe kavramının temelinde var olan belirli bir dönemdeki faaliyetlerin gözden geçirilmesi, gelir-gider, kâr-zarar yönüyle bir takip, sorgulama ve kontrolün yapılması zorunluluktur.

Medeniyet ayrıntıda gizlidir sözündeki çerçeve gibi her işin ayrıntılarına göre farklı muhasebe yöntemleri geliştirmek zorunludur ancak, mutlak bir surette muhasebe yapılmalıdır. Aksi takdirde hesabını bilmeyen tüccar durumuna düşülmesi kaçınılmazdır.

Eğitim sistemimize bu genel çerçeve sınırları içinde bakıldığında önemli eksikliklerin varlığı ile karşılaşılmaktadır.

Bu yönüyle Milli Eğitim Sistemi tam bir hesabını bilmeyen tüccar görüntüsündedir.

Muhasebede işletmelerin dönemsel olarak gözden geçirilmesi gerekir. Milli Eğitim Bakanlığında personele yönelik bir gözden geçirme sürecinden söz edilemez. Göreve başlayan, ataması yapılan bir personelin ne derece verimli, işinin gereğini yapıyor sorusuna cevap veren bir işleyiş sistemi bulunmamaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı devlet bürokrasisinin tüm alanlarında olduğu gibi hiyerarşik bir yapıda işler. Hiyerarşide üstün altı kontrol etme sorumluluğu vardır. Ancak bunu takip eden rasyonel bir sistem bulunmamaktadır. Geçmişte sicil amirliği diye bir düzen var olmakla birlikte bu da gerektiği gibi işletilememesi nedeniyle tümden kaldırıldı. Artık kimin ne derecede işinin/görevinin gereğini yapıyor sorusuna cevap veren bir sistem yok. Zaman zaman performansa dayalı bir sistemin adı anılsa da hiçbir zaman hayata geçirilemedi. Personel verimliliğine ilişkin bir muhasebenin yapılması ve yapılmaması durumuna göre sistemin işleyişinin dizayn edilmesi gerekmektedir.

Mevcut personel işleyiş düzeni önleyici anlayış yerine tepkisel bir anlayışla götürülmektedir. İstenmeyen durumların olması halinde buna şahit olan hiyerarşik üstün yaklaşımına/anlayışına göre görmezden gelme veya soruşturma yapma/yaptırma şeklinde iki alternatifli bir işleyiş söz konusudur.

Eğitim sisteminde uygulanan personel politikaları irdelendiğinde rasyonel sonuç alıcı, çözüm üreten işleyiş süreçlerinin olmaması nedeniyle hiyerarşik üstler çoğu zaman görmezden gelme seçeneğini kullanmayı tercih ederek kişisel yollarla çözüm bulma yoluna gitmektedir. O zaman da kişi sayısı kadar uygulama çeşitliliği ortaya çıkmaktadır. Bu ise bilim ve akla uymayan bir işleyiş düzenini ortaya çıkarmakta, kişilere bağlı bir düzeni doğurmaktadır. Kişilerle sınırlı bir sistemin verimli, nitelikli ve kaliteli ürün vermesi, işlemesi mümkün değildir.

Görmezden gelinemeyecek kadar büyük, kapsamlı sorunlar ise soruşturma yöntemiyle çözülmeye çalışılmaktadır.

Soruşturma işleyiş düzeninde de önemli sorunlar vardır. Hiyerarşik düzende etkin/rasyonel işletilen bir denetim sisteminin kurulamamış olması sistemdeki handikapları kısır döngüye dönüştürmekte ve sorunlar her geçen gün daha da çözümsüz hale gelmektedir.

Sonuç olarak eğitim sisteminde personele yönelik bir muhasebe süreci bulunmadığı için hesabını bilmeyen tüccar misali kendi halinde işleyen bir görüntü olduğu söylenebilir. Sistemin rutin işleri yerine getirilmekte ancak nitelik/kalite/verimlilik yönüyle bir değerlendirme yapılamamaktadır. Rutin işlerin yapılıyor olmasını nitelik olarak kabul etmek çağdaş rakiplere karşı geri kalınmasına neden olmaktadır.

Eğitim müfredatına ilişkin bir muhasebe sistemi denilince akla ölçme değerlendirme süreci gelmesi gerekiyor. Eğitim müfredatı/program geliştirme sürecindeki ölçme değerlendirme faaliyetlerinin ne kadar sağlıklı yürütüldüğüne ilişkin sorunun cevabı ancak ve sadece e-okul sistemindeki notlara bakılarak verilebilmektedir.

E-okul sistemi bir yönüyle ölçme değerlendirme faaliyetlerine ilişkin çıktıları sunmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı da e-okul sistemi üzerindeki verileri hemen her alanda kullanmaktadır.

Buna rağmen e-okul sistemindeki verilerin ne kadar sağlıklı olduğu sorusu üzerinde de sorgulayıcı bir anlayışla durmak zarureti gün gibi apaçık ortadadır.

E-okul sistemi mevzuatın belirlediği çerçeveye göre programı/müfredatı uygulama sorumluluğu verilmiş kişilerin/öğretmenlerin değerlendirmelerinin kayıt edilmesine imkan vermektedir.

Öğretmenlerin sisteme girdikleri notların sağlıklı olduğu konusunda önemli soru işaretleri bulunmaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı bu konuda bir denetim/kontrol/muhasebe sistemi kurmamıştır. Öğretmenlerin verdikleri notların ne kadar sağlıklı olduğunu sorgulayan bir çapraz değerlendirme sistemi bulunmamaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı sisteminde öğrencinin bir yıl boyunca edindiği kazanım/beceri düzeyinin objektif bir şekilde ölçen şeffaf bir sistem yoktur. Öğretmenin verdiği not tek göstergedir. Bu ise okullar arasında, aynı okulda sınıflar arasında, öğretmenler arasında standartlaştırılabilmiş değildir.

Öğrencilerin edindikleri nitelik düzeyi eğitim hayatları boyunca ortaokulun sonunda LGS sınavına kadar hiçbir objektif/standart ölçmeye tabi tutulmamaktadır. Bir fabrika düşünün ki, girdi ile çıktı arasında bir karşılaştırma yapılmıyorsa o fabrikanın verimliliğine dair hangi veriye göre söz söylenecektir sorusunun cevabı verilemesin. Tam bir hesabını bilmeyen tüccar görüntüsü. Sisteme harcanan kaynakların ne derece etkin kullanıldığı, iş görenlerin niteliğine dair herhangi bir ölçme/değerlendirme/muhasebe yapılmıyorsa bu işletmenin durumu konusunda iyimser olmak oldukça zor.

Eğitim sisteminde girişten itibaren yedi yıl boyunca standart ölçme araçları kullanılarak ölçülmeyen yeterlikler tamamen anne-babaların anlayışına terk edilirse böylesi bir sistemin sağlığından söz etmek mümkün olmayacaktır. İlkokulun sonunda öğrenciler ne derece istendik niteliklere sahip olarak yetişti sorusunun cevabı verilmezse bu öğrencilerin eksik veya fazlalıkları konusunda akıl ve bilim ölçülerine göre değerlendirme yapmak da mümkün olmayacaktır. İlkokullarda görevlendirilen kişilerin görevlerini ne derece nitelikli yaptıklarının muhasebesinin yapılmaması da yine sistem açısından önemli açıklardandır. Eğitim sistemimizdeki bu muhasebesizlik her alanda hastalıklara, anomalilere yol açmaktadır.


                                                                           Ali Hikmet Demir

                                                                              alihikmetdemir@gmail.com

 

  

 

 

16 Ocak 2025 Perşembe

Milli Eğitim Bakanlığı’nda Akıl ve Bilimin Gerekleri Üzerine Bir Yönetim Kurmaya Dair

Bilim ve akıl birbirinin tamamlayıcısı olan iki kavram. Bilimsel bir çalışma aklın gereğine de uygunluğu gerektirir. Akıl ise doğada her işin gereğine uygun hareket etmeyi gerektirir. Doğal hayatın içindeki her alan kendine özgü yöntem, teknik ve araç gereçleri kullanmak aklın da bir gereğidir.

Aklını kullanan insanlar bilimsel metot ve teknikleri geliştirerek bilimleri de geliştirmiştir. Bilim, akıl aracılığıyla ulaşılan bilgilerin sistematik hale getirilmiş şekillerinden oluşur. Bu nedenle akıl ve bilim birbiriyle ilişkili iki kavramdır ve doğada başarıya ulaşmak isteniyorsa bu ikisinin gereğine göre hareket etmek zorunluluktur.

Çok çeşitli bilim alanları ve türleri vardır. Tıp bilimi sağlığa dair, mekanik bilimler makinelere dair, fizik/kimya/biyoloji gibi bilimler doğaya dair, jeoloji yere dair bilimlerdir. Bilimsel kategorilerin oluşturulması da ayrı bir bilim alanıdır. Bilim felsefesi tüm bilimsel alanlara, bilimsel düşüncenin sistematiğine yönelik düşünce üretmeyi kendine iş edinmiştir. Doğaya yönelik bilimler yanında topluma, bireye yönelik bilimler de vardır. Bunlara toplum bilimleri/beşeri bilimler gibi isimler verilir. İnsana dair her alana özgü olay ve olgular bilimsel bir bakış açısıyla ele alınması mümkündür.

En yakın zamanda(6 Şubat 2023) ülkemizde yaşanan deprem jeoloji bilimine uyulmadığında neyle karşılaşılabileceğini çok canlı bir şekilde göstermiştir.

Tıp bilimine uyulmazsa sağlıkla ilgili sorunlar yaşanır. Doğa bilimlerine uyulmazsa çevre sorunlarıyla hayat yaşanmaz olur. Marmara’da yaşanan müsilaj sorunu bunun en göze çarpan örneğidir. Bilim alanları ısrarla bu çevre sorununa karşı önlem alınmazsa yaşanacak çevre felaketini şimdiden haber vermektedirler. Aynı şekilde İzmir Körfezi, Trakya’da ve diğer yerlerde ortaya çıkan çevre sorunları bu konularda ne kadar büyük bir tehlike ile yüz yüze olunduğunu gün gibi ortaya koymaktadır.

İnsan ve topluma dair var olan toplumsal/beşeri bilimlerin olduğu da yukarıda söylenmişti. Psikoloji ruh sağlığını ilgilendirir. Toplumdaki bu bilimlerden birisi de yönetim bilimidir. Yönetim kavramı insanlığın ilk zamanlarından itibaren var olmakla birlikte Yönetim Biliminin ortaya çıkması 18-19.yüzyıllarda ortaya çıkmıştır. İşletmelerde var olan insan davranışlarına yönelik gözlem ve değerlendirmelerle başlayan yönetim bilim faaliyetleri gün geçtikçe gelişmiş ve olgunlaşmıştır. Modern devletlerin ortaya çıkması ile birlikte yönetim biliminin gereklerini yerine getiren ve getirmeyen ülkeler arasında gelişmiş/az gelişmiş/gelişmemiş şeklinde kategorilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yönetim biliminin ilke ve kuralları vardır. Buna göre toplumsal hayat sistematik bir anlayışla ele alınmalıdır.

Bilimlere sıradan bir insanın, toplumda yer alan tüm bireylerin akıl erdirmesi beklenemez. Bilimsel düşüncenin gelişmesi eğitimli bir bireye ve yoğun bir çabaya ihtiyaç gösterir. Yönetimin temel ilke ve kuralları, işleyiş düzeni vardır. Bu alanda çalışan uzmanlar yönetim kavramı üzerinde bilimsel bir bilgi havuzu oluşturmuşlardır. Uzun yıllar boyunca farklı toplumlarda, farklı ortamlarda, farklı zamanlarda yapılan gözlem ve değerlendirmeler derlenip toparlanarak yönetimi bilimsel bir temele oturtmuşlardır. Buna göre ilke ve kurallar geliştirilmiştir. Bu bilimsel temele dayanan devlet, toplum ve kurumsal/örgütsel yapılar, sistemler kurmuşlardır. Kurulmuş olan bu sistemler ve yapılar aracılığıyla toplumun ihtiyaç duyduğu tüm alanlarda çözümler üreterek toplumun refah seviyesini yükseltebilmişlerdir. Bugün gelişmiş ülkeler diye nitelenen tüm bu ülkelerde insanların refah seviyeleri gıpta edilecek bir konuma yükselmiştir. Dünyanın her yerinden insanlar bu refah seviyesinin bulunduğu ülkelere gitme çabası içindedirler. Bu gelişmiş ülkeler dünyanın her yerinden en seçkin beyinleri kendisine çekebilmektedir. Beyin göçü bu ülkeler tarafından çok etkin bir şekilde öncelikle kendi toplumlarının yararına olarak kullanılmaktadır.

Yönetime dair kurulmuş olan bu temelde teorik düzeyde planlama, işbirliği/koordinasyon, kontrol gibi çok genel kavramlar olmazsa olmaz başlıca işlevler olarak yapılandırılmıştır.

Toplumda var olan her tür faaliyetin yürütülmesinde iş bölümü yapılması, yapılan işbölümüne göre yetkilendirmeler yapılması, yetkilerin paylaşılması, kurumsal işleyişin gereği olarak disiplin çalışma düzeni, etkin işleyen bir emir/komuta/talimat sistemi, kurumsal bir bütünlük, kurumsal çıkarların bireysel çıkarların önünde bulunması, çalışanlara ödenen özlük hakları/ücret sistemi, hizmet alanının merkezi bir yapıdan yönlendirilmesi, hiyerarşik bir işleyiş düzeni, adaletli bir işleyiş düzeni, personel devamlılığı, çalışanlara inisiyatif kullanma imkan ve yetkisinin sunulması, takım ruhuna dayalı bir ekip çalışması, kararların alınması sürecinde ilgililerin görüşüne önem veren yönetişim gibi ilkeler kurulan bu teorik yapının ete kemiğe bürünmesi için ortaya konulan ilkeleri oluşturmaktadır.

Denetim, yönetim faaliyetlerinin en can alıcı yönlerinden birisidir. Vücuttaki sinir sistemi ne ise eğitim sisteminde denetim de aynı işleve sahiptir.

Denetime dair literatür incelendiğinde; denetimin mevcudu ortaya koyma, olması gerekenle kıyaslama, değerlendirme, iyileştirme, düzeltme, sistemin yeniden ele alınması için yapılması gerekenleri ortaya koyma, rehberlik yapma gibi görev ve işler aracılığıyla yönetime yol gösterme gibi kurumlar için hayati işlevleri yerine getirme görevini üstlendiği dile getirilmektedir. Denetime dair Cumhuriyet öncesi ve sonrası devasa bir bilgi birikimi, uygulama tecrübesi ve tartışma/sempozyum/her düzeyde araştırmalar/şûralarda sunulan görüşler bulunmaktadır. Mevcut bu bilgi birikimini görmezden gelmek büyük bir handikaptır. Denetimin bu işlevi yerine getirebilmesi için yönetimin denetimden bu işlevlerin gereğine göre bir iş yapmasını istemesi gerekir. Yönetim bu konularda bilinçli olmazsa denetimin kendiliğinden bu görevi yapması, yönetimin önüne geçerek yönetim adına karar verebilmesi mümkün değildir. Denetim, yönetimin istemesi halinde etkinlik gösterebilir.

Yönetim ve onunla bağlantılı olan tüm kavram ve ilkelerin resmi ve özel tüm tüzel kişilikler için söz konusu olduğu görülmektedir. Bu çerçevede yazıda eğitim sistemindeki yönetim ve denetim uygulamalarına odaklanılmıştır.

Eğitim hizmetleri kamusal bir hizmet olarak devletin resmi bir görevidir. Özel öğretim kurumları açısından piyasa taleplerinin eğitim hizmetlerinin kalitesine yönelik bir etkisi olabilir. Kamu hizmeti olan resmi kurumlarca üretilen eğitim hizmetinin niteliğine dair bir değerlendirme kamu idaresinin kendi iç işleyişine bağlıdır.

Milli Eğitim Bakanlığında denetime dair işleyiş sürecine genel anlamda bakılınca ilk anda bakıldığında eğitim sisteminin kurulduğu ilk andan itibaren denetim konusunda bir ihtiyacın farkında olunduğu görülmektedir.

Milli Eğitim Bakanlığına yukarıdan beri yönetim ve denetime dair teorik yapı ve somut ilkeler çerçevesinde bakılırsa bir takım sorunların gün geçtikçe büyümekte olduğunu iddia etmeyi haklı çıkaracak uygulamaların dile getirilmesi ihtiyacı sistemin geleceği açısından hayati bir öneme sahip olduğu görülmektedir.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetim sisteminin yapılandırılmasının geçmişten bu güne geleneksel bir yapıya kavuşturulabildiği söylenemez. Özellikle Cumhuriyet sonrası denetim sistemi sürekli değişiklik gösteren bir yapı içinde istikrar kazanmaktan uzak kalmıştır. Eğitim sisteminin bütününe yönelik güçlü bir yapının kurulamayıp sürekli değişmesinin benzeri denetim sistemi için de aynı şekilde geçerli olmuştur. En azından ülkemizde köklü değişmelerin yaşanmasına sebep olan 1980 sonrası döneme bakıldığında eğitim sisteminde denetim adına sürekli olarak isim ve sistem değişikliği yaşandığı görülmektedir. Bu durum genel eğitim sistemi için de söz konusu olmakla birlikte denetimin sistemdeki hayati işlevleri dikkate alındığında çok daha büyük bir öneme sahiptir. Bilimsel çalışmaların temel ilkelerinden olan geçmişte yaşananlardan ders alma, tecrübe ve bilgi birikimi kavramlarının ihmal edildiğini göstermektedir.

Milli Eğitim Bakanlığında nasıl bir denetim sistemi kurulması gerektiği konusunda açık bir politika bulunmamaktadır. Merkezde ve taşrada denetim birimlerinin oluşturulması konusunda karar vericiler sürekli farklı uygulamalara yönelmekte, eski/yeni uygulamalar sürekli git-gel, yap-boz şekilde yürümektedir. Denetim faaliyetleri merkezi ve taşra birimleri tarafından aynı şekilde yerine getirilmektedir. Aynı görev için merkezden ve taşradan benzer görevleri yapan çalışanların görevlendirilmesi emek ve para harcanmasına neden olmaktadır. Bu durum aynı işin farklı birimler ve kişiler tarafından yapılması nedeniyle israfa yol açmaktadır. Denetim sisteminin bu yapılanması eğitim sisteminin de rasyonel bir yapı kurulamamış olduğunun göstergesidir. Denetim sisteminin sorunları eğitim sisteminin ve yönetim sisteminin sorunlarından kaynaklanmaktadır. Kurumlar farklı kişiler tarafından aynı konularda sık sık ziyaret edilmekte, bu durum sisteme olan güveni de sarsmaktadır. Bu olgu en temel yönetim ilkelerinden birisi olan işbirliği/koordinasyon kavramlarının gerektiği gibi sistemde hayatiyet kazanamadığını göstermektedir.

Denetim sisteminde bir kariyer sisteminin olmaması çalışanlarda yeni yükselme motivasyonu sağlamaktan uzak bulunmaktadır. Kariyer olarak sadece tüm memurlar için söz konusu olan kademe derece sistemi uygulanması çalışanlarda tükenmeyi getirmektedir. En son kademe dereceye ulaşan bir personel için yeni bir motivasyonun olmaması sürekli iyileşme/gelişme sistemine uymamaktadır. Denetim faaliyetlerini yürütecek görevlilerin yetiştirilmesi konusunda kurumsal, gelenekselleşmiş bir sistem bulunmamaktadır. Müfettişlik mesleği kariyer mesleği olarak nitelense de müfettişlik mesleği için özel bir eğitim süreci bulunmamaktadır. Yapılan sınavlarla girilen meslekte rehber olarak görevlendirilen kişilerin yönlendirmesi ve merkezi/yerel düzeyde uzaktan veya yüz yüze kurslar aracılığıyla müfettiş yetiştirme sistemi uygulanmaktadır. Bu durum alaylı/mektepli ikileminin yönetim sisteminde halen varlığını güçlü bir şekilde sürdürdüğünün göstergesidir. 1997 yılında Milli Eğitim Bakanlığının teşkilat yapısı ile getirilen kanuni düzenlemede Milli Eğitim Akademisi diye bir bölüm getirilmiş olmakla birlikte bu madde yıllar boyu kağıt üzerinde kalmıştır. Milli Eğitim Akademisine hayatiyet kazandırma gereği görülmemiş olması sistemde bilimsel anlayışa uymayan davranışların geçmişte de mevcut olduğunu göstermektedir.

Milli Eğitim Bakanlığında denetim işlevini yürüten personelin nitelikleri yanında nicelik olarak da önemli sorunların bulunduğu görülmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı taşra teşkilatında 2009 yılından sonra personel alımı tamamen durdurulmuştur. 2022 yılına kadar yeni müfettiş alımı olmamıştır. Halen sistemdeki müfettiş sayısı ihtiyacın çok çok altındadır. Bazı illerde hiç müfettiş bulunmamakta, mevcut müfettiş sayısı ise halen ihtiyacın ancak üçte birini karşılayabilecek durumdadır. Halen görevde olan sayın Milli Eğitim Bakanı Yusuf TEKİN müsteşarlık görevini yürüttüğü bir dönemde, 8 Haziran 2016 tarihinde, TBMM’deki komisyon görüşmelerinde, ülke çapında eğitim sisteminde denetim görevini 500 kişilik müfettiş kadrosuyla yapılabileceğini ileri sürmüş ve sistemin de buna göre dizayn edilmesini sağlamıştı. Bu kanuni düzenlemeler sonrası 2016-2022 yılları arasında ülkenin eğitim sisteminde denetim faaliyetleri büyük oranda bırakılmıştı. Milli Eğitim Bakanlığında 2009-2022 arası müfettiş alımı yapılmamış, 2016-2022 arasında da denetim faaliyetleri büyük oranda askıya alınmıştı. Denetim gibi hayati bir işlevin on yıla varan bir sürede askıya alınmış olmasının sisteme getirdiklerini ortaya koyabilmek için söylemden başka bir delilimiz ne yazık ki bulunmuyor. Ancak eğitim sisteminde bugün denetimin askıya alınması sonucunda yaşanan sorunları görmek için kahin olmak gerekmiyor. Denetim sisteminin askıya alınması sürecinin bilimsel olarak değerlendirmesini yapabilmek mümkün görünmüyor.

Denetim sisteminde görev yapan personelin özlük haklarına yönelik mevcut duruma bakıldığında eğitim sisteminde aynı işi yaptığı halde farklı özlük haklarına sahip olan personelin varlığı temel yönetim ilkelerinden olan adalet ve ücret ilkelerine uymamaktadır. Denetim işlevinin yönetim sistemindeki sahip olduğu konuma rağmen denetim elemanlarına yapılan ödemelerin son dönemlerde öğretmen ve diğer personelden daha aşağılara düşmüş olması hiyerarşi ilkesine de aykırı bir durumdur. Milli Eğitim Bakanlığında yönetim kademelerinde görev yapmakta olan şube müdürleri de denetim elemanlarına uygulanan ücret politikasında aynı durumdadır. Milli Eğitim Bakanlık sisteminde hiyerarşinin bu görünümü yönetim bilim ilkelerine uymamaktadır.

Bu sorunlu işleyiş düzenine çözüm adına aslında yıllardır yapılmış çalışmalarda hemen tüm yönleriyle sunulmuş öneriler bulunmaktadır. Bu yönüyle yapılacaklar çok da karmaşık olmamakla birlikte buna karar verme iradesinin kullanımı en büyük sorundur.

Denetim sistemine ilişkin bir politikaya ihtiyaç olduğu apaçık ortadadır. Denetimin güçlendirilmesi yönetimin güçlendirilmesi demektir. Bu anlamda denetime yönelik var olan kişisel olumsuz bakışlar terk edilerek en temel yönetim ilkesi olan kurumsal amaçların bireysel amaçlardan önce gelmesi anlayışından hareketle yönetim biliminin gereği olarak güçlü bir denetim sistemi acilen kurulmalıdır.

Merkez ve taşra yapılanması şeklinde ikili yapıdan Milli Eğitim Bakanlığı’nın vazgeçemediği anlaşılmaktadır. Aynı işlerin farklı kişilerce yapılmaması adına bakanlık merkez teşkilatındaki denetim birimlerinin görev alanı sadece bakanlık merkez ve taşra birimleri olan bakanlık/il/ilçe milli eğitim müdürlüklerinin denetimiyle sınırlandırılarak taşradaki tüm diğer kurumlara yönelik denetim çalışmalarının taşradaki denetim birimlerine verilmesi şeklinde bir yapı kurulabilir. Bu durum görevler arasında binişikliği, tekrarı, örtüşmeyi de engelleyecektir. Merkez ve taşra denetim birimleri iş yüküne uygun bir iş analizi yapılarak buna göre bir personel istihdam politikasının planlanması gerekmektedir. Buna göre de merkez ve taşra denetim birimleri arasında koordinasyon daha kolay ve etkin şekilde sağlanabilir.

Personelin nicelik ve nitelik yönüyle seçimi, eğitilmesi ve geliştirilmesinin usta/çırak, mektepli/alaylı sisteminden kesinlikle çıkarılması gerekmektedir. Denetim alanında özel bir eğitim alınması olmazsa olmaz bir kural olarak kabul edilmelidir. Bu amaçla milli eğitim akademisi etkin bir şekilde kullanılmalıdır. Personel nicelik ve niteliğinin geliştirilmesi çerçevesinde yükselme sistemi, hiyerarşi, ücret ve özlük haklarının da denetim sistemine yakışır bir hale getirilmesi de önemli bir akıl ve bilimsel gerekliliktir.

Bu çerçevede Milli Eğitim Bakanlığı’nın yönetim ilkeleri açısından önemli sorunlarla yüz yüze olduğunu iddia etmenin dayanaksız olmadığını söylemek yanlış olmaz. Buna rağmen çözümlerin de zor olmaması ümitsizliği bir nebze azaltmaktadır. Bugüne kadar atılan doğru adımlardan birisi de neden bu olmasın. Umarım akıl ve bilimin gereğini yapmanın faydaları herkes tarafından görülür.

 

 

                                                                                    Ali Hikmet Demir

                                                                              alihikmetdemir@gmail.com

 

 

 

Okulda Şiddeti Önleme Tedbirleri Üzerine

  Son dönemde okullarda yaşanan olaylar eğitim sisteminin işleyiş düzeni üzerinde yeniden düşünüp tartışmanın gerekliliğini bir kez daha ort...