Son dönemde okullarda yaşanan olaylar eğitim
sisteminin işleyiş düzeni üzerinde yeniden düşünüp tartışmanın gerekliliğini
bir kez daha ortaya çıkarmış görünüyor. Okullarda güvenlik zafiyeti olarak
algılanan olaylarda sorunlara doğru teşhis konulmadığı takdirde çözümün de
doğru olmayacağı düşüncesini zihinlere tekrar getirmektir. Okullara giriş
çıkışta güvenlik önlemleri kısmi olarak sorunlara çözüm getirse de daha köklü
sorunlara çözüm olmaktan uzaktır.
Okullarda yaşanan şiddet görüntüleri sadece öğrenci odaklı yaklaşımlarla
çözülemeyecektir. Öğrenci ve aile bir bütündür. Bu yönüyle de bütünsel olarak
ele alınmalıdır. Aileye yönelik çalışmaların okulla sınırlandırılması
sorunların sürmesine yol açacaktır. Aileye yönelik çalışmalarda ailenin bir
parçası olan çocuklar okulun konusu olsa da çocuğun dışındaki diğer üyeler
özellikle anne ve baba ilişkileri okulda yapılacak çalışmalarla düzenlenemez.
Kamu hizmeti sunma görevini yerine getirmek amacıyla oluşturulmuş Milli Eğitim
Bakanlığı gibi Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı da bu süreçte önemli bir
görev üstlenmesi gerekmektedir. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı henüz yeni
kurulmuş bir bakanlık olması nedeniyle bu görevleri yerine getirmekte acemilik
yaşandığı gündeme gelen olaylardan hareketle görülmektedir. Bu bakanlık sadece
parçalanmış aile olaylarında gündeme gelmekle birlikte Çocuk Koruma Kanunu
çerçevesinde çok daha fazla görevleri yerine getirmesi gerekmektedir. Bu
çerçevede özellikle ailelere yönelik sürecin yönetilmesinde bu bakanlığın çok
daha fazla etkin olması kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Ailelerin çıkarılmış yasal
düzenlemeler doğrultusunda üzerlerine düşen görev ve sorumlulukları ne derece
yerine getirdiğinin bu bakanlık aracılığıyla yakından takip edilmesi zaruri bir
ihtiyaçtır. Çocuk Koruma Kanununun getirdiği düzenlemeleri sadece parçalanmış
aile durumunda işletmek yerinde Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği içinde
ailelerin adeta iki yönlü olarak kıskaca alınması büyük bir zorunluluktur.
Diyanet İşleri Başkanlığı da bu konularda işe koşulmaya çalışılmakla birlikte
bu başkanlığın çalışma alanı daha çok dini ve ahlaki değerlerin kökleşmesi
çerçevesinde kalmaktadır. En temel Hukuka Giriş Ders kitaplarında dahi ahlak
kuralları ile hukuk kuralları ayrımı yapılırken ahlak kurallarının maddi
yaptırımlardan yalıtılmışlığına karşın hukuk kurallarının maddi yaptırım
uygulama gücüne sahip olduğu vurgulanır. Bu çerçevede Diyanet İşleri Başkanlığı
bu alanda sınırlı bir etkiye sahiptir. Oysa Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı
hukuki yaptırımları hayata geçirme gücüne sahiptir. Bu nedenle bu bakanlığın
ailelerin eğitim sürecindeki sorumluluklarını yerine getirme boyutundaki
görevlerine okullarla birlikte işe koşulması gerekir. Aileye yönelik yaptırım
alanları daha net ve güçlü bir şekilde belirlenmesi gerekiyor. Sanal dünyadaki
oyunların veya sosyal medyadaki sınırlamaların tümü pansuman tedbir
mahiyetindedir. Ailelere yönelik yaptırımların hukuki yönlerden güçlendirilmesi
ve çeşitlendirilmesi gerekmektedir. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bu
yönüyle teşkilat ve personel boyutlarında güçlendirilmesi, geliştirilmesi
gerekmektedir. Topluma yön verme güç ve imkanına sahip olan kamusal işleyiş
düzeninin yani devlet yönetim sisteminin rasyonel bir şekilde yapılandırılması
kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Devlet kurumları arasında işbirliği ve koordinasyon etkin
bir şekilde oluşturulursa yönetimin gücü ve etkisi daha da artacaktır. Burada
devlet kurumlarının güçlendirilmesinden vatandaşın baskı altına alınıp adeta
ensesinde boza pişirilmesi de anlaşılmamalıdır. Devlet kurumları haksız ve
usulsüz işlemlerin peşini bırakmazken toplumun tüm ihtiyaçlarının
karşılanmasında kolaylaştırıcı, yol gösterici bir işlevi yüklenmesi
gerekmektedir. Bu şekilde işleyen bir devlet adalet üzere işleyen bir
devlettir. Zira bu konuda geçmişte toplumu oluşturan insanları belirlenmiş katı
kalıpların içinde şekillendirme projelerinden büyük sıkıntıları yaşamış bir
toplum olarak bu konularda acı tecrübeleri her kesimden insanlarımız bizzat
yaşamıştır. Bunun korkusu veya endişesi ile topluma sınırsız bir özgürlük
verilmesi de doğru bir yaklaşım değildir. Toplumu oluşturan bireylerin hakları
ve sorumlulukları at başı gitmesi gerekir. Haklarının sonuna kadar peşine düşen
insanlara sorumluluklarının da olduğunun hatırlatılması ve buna göre hayatını
düzenleme kültürünün gelişmesi refah seviyesi yüksek toplumlarda yaygın bir
şekilde görülür. Bu konuda ülkemizdeki insanlarımızın iki kutup arasında
savrulduğu görülmektedir. Ya katı çerçeve veya sınırsız özgürlük anlayışının
ortasını bulmak zorundayız. Bu ise sadece okullarda yapılacak çalışmalarla
olmayacak kadar kapsamlı bir süreci gerektirmektedir.
Yaşanan olayların okullarda
geçmesi eğitim sistemindeki sorunlara odaklanmayı gerektirir gibi gösterse de sorgulamanın
okullar ve eğitim sistemiyle sınırlı kalmayacak kadar kapsamlı yapılması
gerektiğini, çalışma ve düzenlemelerin çok daha geniş bir alanı ele alacak
şekilde hareket etmenin gerekli olduğunu göstermektedir.
Bununla birlikte eğitim sisteminin
sorunlarına ayna oluşturan bu olaylara okullar ve eğitim sistemi özelinde de bakılması
kaçınılmaz bir gerekliliktir.
Şiddet yaşanan okullarda dile getirilen
güvenlik zafiyetleri ön plana çıksa da olaylarda öne çıkan çocuklara yönelik
geçmiş davranışları yani hikayesine bakıldığında aslında bu çocukların bir anda
ortaya çıkan bir travmadan çok adım adım gelen bir sürecin varlığı
görülmektedir. Bu da okullarda özellikle özel eğitim ve rehberlik süreçlerinin
büyük oranda odağa alınmasını gerekli kılmaktadır. Eğitim sistemimizde
rehberlik süreçleri Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Özel Eğitim Hizmetleri Genel
Müdürlüğü bünyesinde organize edilerek yönetilmeye çalışılmaktadır. Rehberlik
faaliyetleri okullarda rehber öğretmenler aracılığıyla yürütülmekle birlikte
Rehberlik Araştırma Merkezleri bu süreçte en önemli aktör durumundadır.
Rehberlik Araştırma Merkezleri ülkenin her yerindeki yerleşim yerlerinde
bulunun resmi ve özel okul ve kurumlarda rehberlik faaliyetleri ile özel eğitim
hizmetlerini organize etme sorumluluğuna sahiptir. Rehberlik Araştırma
Merkezleri Milli Eğitim Bakanlığının izin ve onayıyla açılmaktadır. Bakanlığın yaptığı
düzenlemelere bakınca bu alanda büyük eksiklik ve sorunların olduğu açıkça
görülmektedir. Literatürde okulların yönetim faaliyetleri, eğitim öğretim
faaliyetleri ve rehberlik faaliyetleri olarak nitelenen üçlü bir sacayağının
üzerinde bulunduğu belirtilir. Yönetim, eğitim-öğretim ve rehberlik
faaliyetleri okulu ayakta tutan üç önemli işlevdir. Geçmişte eğitim-öğretim
faaliyetleri çerçevesinde akademik başarı boyutu ön planda iken günümüzde artık
rehberlik faaliyetleri çok daha fazla önemli hale gelmiş durumdadır. Eğitim
sistemindeki mevcut resme bakınca Milli Eğitim Bakanlığının bu önemin farkında
olarak çalıştığını söylemenin güç olduğunu göstermektedir. Bakanlık rehberlik
ve özel eğitimle ilgili faaliyetlerin organizesinde en önemli aktör olan
Rehberlik Araştırma Merkezlerine ilişkin düzenlemelerinde 100.000 kişilik
nüfusa bir rehberlik araştırma merkezi olacak şekilde bu merkezlerin
açılabileceğini geçmişte yapmış olduğu düzenlemelerle belirlemiştir. Oysa bu
gün rehberlik faaliyetlerinin kazandığı öneme bakılınca bu nüfusun dahi çok
fazla olduğu görülmektedir. Gelinen bu noktada bakanlığın uygulamalarına
bakınca büyük bir boşluğun varlığı ile karşı karşıya gelinmektedir. Rehberlik
Araştırma Merkezi açma konusundaki bakanlığın uygulamalarına bakıldığında
nüfusu ne olursa olsun yerleşim biriminde bir tane rehberlik araştırma merkezi
açma sınırını aşmamakta ısrar edildiği görülmektedir. Kahramanmaraş’ta yaşanan
elim olayın geçtiği okulun bulunduğu Onikişubat ilçesinin nüfusu 2025 yılı
kayıtlarına göre 447.000 olarak görülmektedir. Bu kadar nüfusun yaşadığı bir
şehirdeki Rehberlik Araştırma Merkezi sayısı bir tanedir. Diğer olayın
yaşandığı Siverek ilçesinin nüfusu 277.000’dir. Bu ilçede de yine Rehberlik
Araştırma Merkezi sayısı bir tanedir. 750.000 kişinin yaşadığı bir ilçe de olsa
Rehberlik Araştırma Merkezi sayısı biri geçmez. Bu konu rehberlik ve özel
eğitim faaliyetlerinin ülke çapında ne derece etkin organize edilebileceğine
dair bir kanaat oluşturacaktır. Rehberlik faaliyetlerini organize etmesi
beklenen kurumlar üzerlerine yüklenen iş yükünün altında adeta ezilmiş
durumdadır. Oysa nüfusa ve iş yoğunluğuna göre bu kurumların sayılarının ve
işlevlerinin öğretim kademelerine ve çalışma alanlarına göre artırılması ve uzmanlaştırılması
gerekmektedir. Bu durum rehberlik ve özel eğitim sürecinde yaşanan sorunların
izlenemeyecek kadar yoğun iş yükü altında görülebilmesinin imkansız olduğunu
göstermektedir. Rehberlik ve özel eğitim faaliyetlerinin okullardaki işleyiş
süreci çok daha farklı sorunlu alanlarla yüz yüze gelinmesine neden olmaktadır.
Rehberlik faaliyetleri her beş yüz öğrenci için bir tane olacak şekilde belirlenen
norma göre görevlendirilen rehber öğretmenlerin üzerine verilmektedir. Okul
türü ve kademesi ne olursa olsun her beş yüz öğrenciye bir rehber öğretmen
belirlenmesi standardı yine okulların iş yüküne ve çalışma düzenine dikkat
edilmeden tek kalemde belirlenmiş bir standardın varlığını göstermektedir. Oysa
okul öncesi ve ilkokul düzeyi ile ortaokul ve lise düzeyindeki rehberlik faaliyetlerinin
kapsamı ve niteliği çok çok farklıdır. Bu nedenle okulların türüne ve
kademesine göre rehber öğretmen normu üzerinde çalışılması gerektiği halde bu
konularda bakanlığın anlayışında bir değişmenin olduğu görülmemektedir.
Özel eğitim faaliyetleri ise çok
daha farklı bir boyutta sorunlarla yürütüldüğü görülmektedir. Özel eğitim
alanında okullarda görevlendirilen personelin büyük çoğunluğu ücretli personel
olarak görevlendirilmektedir. Norm fazlası olan öğretmenlere özel eğitim
öğretmenliği seçeneği sunularak norm fazlası süreçten çıkarılmaya
çalışılmaktadır. Bunların yetmediği durumlarda bir şekilde özel eğitim alanında
alınan kurslardan edinilen belgelere dayanarak ücretli personel
görevlendirilmesi yapılmaktadır. Özel eğitim hizmetlerinin yürütülmesinde bilgi
sahibi nitelikli personel adeta parmakla gösterilecek düzeydedir dense yanlış
bir ifade olmayacaktır.
Eğitim öğretim faaliyetlerinin
yürütüldüğü okulların fiziki şartları üzerinde de ayrıca hassasiyetle durulması
gerekmektedir. Okul yapılacak alanlar belediyelerin imar planları ile
belirlenmektedir. Şehir planlaması kavramı üzerinde önemli sorunların yaşandığı
ülkemizde imar planlarında okul yerleri gerçek anlamda ihtiyaca uygun olarak
planlanmamaktadır. Bu durum şehirlerin çoğunda okul yapacak alan bulma sorununu
doğurmaktadır. İmar planında okul yeri planlamaları belediye meclislerinin aldığı
kararlarla sık sık değiştirilmekte, rantı yüksek alanlar okul alanı olmaktan
çıkarılarak okul alanı ihtiyacı görmezden gelinmekte veya işlevsiz alanlara
kaydırılarak sorunlar ve ihtiyaçlar ötelenmektedir. Bu durum okulların fiziki
olarak pedagoji ilkelerinden ziyade ekonomik endişelerle yapılmasına yol
açmaktadır. Okul yapacak alan bulunmayan yerlerde okullar ikili veya kalabalık
sınıflarda yapılacak şekilde planlanmak zorunda kalınmaktadır. İkili eğitim
veya kalabalık sınıfların olduğu bir ortamda etkin, sağlıklı bir eğitim
faaliyetinin yapılabilmesi mümkün değildir. Bu da okulların fiziki olarak
yönetilmesini güçleştirmektedir. Mevcut arsalara ve bahçelerine boş bulunan her
alana bina yapma zorunluluğu nedeniyle okullar fiziki olarak da yönetilemez
hale gelmektedir. Otuz iki derslikli, kırk derslikli okulların güvenli bir
şekilde yönetilebileceğini iddia etmek için okullardaki işleyiş düzeninden
haberdar olmamak gerekmektedir. Kalabalık sınıflarda öğretmen-öğrenci,
öğrenci-öğrenci etkileşiminin sağlıklı bir şekilde yürütülebileceğini iddia
etmek gerçekçi değildir. Ülke içinde toprak unsuru değişmez bir değerdir. Buna
rağmen toprak gibi katı kurallara tabi olan bir unsur üzerinde hakimiyet kurarak
planlı bir yapılaşmayı sağlayamamak merkezi ve yerel yönetim sistemimiz için
büyük bir handikaptır. Bu handikap eğitim faaliyetlerinin niteliğini doğrudan
etkilemektedir.
Eğitim sistemi içinde
faaliyetlerin etkin bir şekilde yürütülmesi yönetim hizmetlerinin nitelikli
olmasına bağlıdır. Yönetim faaliyetleri konusunda en temel mevzuat düzenlemesi
yönetici atama yönetmelikleridir. Ülkemizde son yirmi senede yönetici atama
yönetmeliklerine ilişkin sisteme baktığınızda sistemin istikrardan ziyade
sürekli bir yap boza döndüğünü göstermektedir. Yönetici atama mevzuatının
değişim hızına yetişebilmek imkansız görünmektedir. Yirmi yılda en az on beş
defa mevzuat kaldırılıp yeniden belirlenen kuralların hayatına geçmesi
uygulamasına bakılınca yönetici yetiştirme sisteminde hala bakanlığın kafasının
çok karışık olduğunu göstermektedir. Okul yöneticileri için olan bu istikrarsızlığın
benzeri bakanlığın hemen her alanına yönelik var olan yönetici yetiştirme
sistemi için geçerlidir. Bakanlık merkez ve taşra teşkilatına yönelik bazı
kademelere nasıl yönetici olunacağı belirsizdir. Yöneticiler için belirlenmiş
kuralların bir kısmı bir kısmına uygulanırken bir kısmına uygulanmamaktadır. Bu
durum sistemde sadece istikrarsızlık değil çok farklı sorunların varlığını da
göstermektedir.
Yönetim faaliyetlerinin en önemli
işlevlerinden birisi olan denetim faaliyetleri diğer sorunlu alanlardan farklı
bir konumda değildir. Denetim faaliyetleri konusunda politikaya dayalı bir
sistem düzenlemesi getirilememiştir. 2016 yılından sonra Milli Eğitim
Bakanlığında denetim faaliyetleri adeta askıya alınmıştır. 2023 yılına kadar
askıya alınan denetim faaliyetleri 2023 yılından sonra yeniden askıdan
indirilmiş ve 2011 yılındaki yapıya yeniden dönmenin yolları aranmaya başlanmıştır.
2009-2023 yılları arasında sisteme denetim yapacak personel alınmamıştır. Halen
sistemdeki müfettiş sayısının bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bir
milyon iki yüz bin personel, 70-80bin kurumun olduğu bir sistemde bin tane
denetim personeli ile ne derece bir denetim faaliyeti yapılabileceğini
düşünenlerin hayal gücüne bırakıyorum. Halen sistemin içinde denetim
yapılabilen kurumların oranı yüzde on-on beşler düzeyinde tahmin etmek çok da
yanlış olmayacaktır. Milli Eğitim Bakanlığı 2023 yılında 750 tane müfettiş
almak için sınav açmıştır. İlk başvuruda alınan kişi sayısı planlanan sayıya
ulaşamayınca ikinci başvuru süreci uygulanmıştır. İkinci başvuru süreci sonunda
da 750 kişilik kadronun ancak üçte ikisi doldurulabilmiştir. Üç yıllık
yardımcılık süreci sonuna yaklaşıldığı şu günlerde bu kadroların üçte birinin
istifa ettiği tahmin edilmektedir. Bu durum eğitim sisteminde denetim
faaliyetlerinin durumuna ilişkin fikir verecek bir resim ortaya koymaktadır.
Denetim gibi stratejik bir işlevin bu kadar istenmez konuma düşmesinin
gerekçesini bakanlık yetkililerinin ciddi bir şekilde düşünmesi gerekmektedir.
Milli Eğitim Bakanlında görev ifa
eden üst düzey yöneticilerin eğitim çalışanlarına yönelik söylemleri doğrudan
okulla ilgili olmamakla birlikte okulların paydaşlarından olan kişi ve
grupların okula olan bakışına büyük etki etmektedir. Geçmişte eğitimle bilgi
düzeyi itibariyle doğrudan ilgisi olmamakla birlikte yetkili makamlara gelmiş bazı
sorumsuz yetkililerin öğretmen ve eğitim çalışanlarına yönelik söylemleri
toplum nezdinde eğitim sektörü çalışanlarını adeta şamar oğlanına dönüştürmüştür.
Bu tür söylemler konusunda en başta yetkili olan kişilerin dikkat etmesi,
eğitimle ilgisi olmayan kişilerin de eğitimle ilgili karar organlarının yetkili
noktalarına getirilmemesi gerekmektedir. Eğitim belki sadece eğitimcilere bırakılmayacak
kadar önemli bir iş olabilir. Bu durum eğitimi herkesin bildiği ve konuşabileceği
bir alan olduğu anlamına da gelmemelidir. Bu gün okullarda eğitimi öğretmenden
dahi iyi bildiğini düşünen velilerin çıkardığı sorunlar hiç de az değildir.
Okullarda güvenlik önlemleri,
kapılara cihazlar konulması, polis vb güvenlik görevlisi konulması, velilerin
randevu ile okula gelmesi gibi uygulamalar köklü sorunlara çözüm olmak yerine
sorunların ötelenmesine neden olacaktır.
Rehberlik, özel eğitim, yönetim,
denetim gibi temel eğitim süreçlerindeki değerlendirmeler bir bütün olarak ele
alındığında Siverek ve Kahramanmaraş’ta yaşanan üzücü olayların neden yaşandığı
sorusu üzerinde herkese bir fikir verebilir. Umalım ki bu elim olaylar bir
milat olur da süreçler akıl ve bilim ilkelerinin ışığında iyi niyetle ele
alınır.
Ali Hikmet Demir



