Her 17 Nisan
tarihi geldiğinde ülkemizde Köy Enstitülerine ilişkin anmalar, faaliyetler,
etkinlikler yapılır. Bu etkinlikleri düzenleyenler genelde enstitü geleneğinden
gelenlerdir. Enstitüye yönelik anmalarda genelde kapatılmasaydı ülkenin
geleceğinin çok farklı olacağı, bugün yaşanan pek çok sorunun kaynağının
enstitülerin kapatılması olduğu dile getirilir. Bu da gösteriyor ki geçmişe
özlem ne sadece Osmanlıcı denebilecek zihniyettekilerle, ne asrısaadet
özlemcisi dindarlarla sınırlı değil. Herkes kendi çapında geçmişe bir nedenle
özlem duyuyor. Geçmişe özlem duygusu bizim gibi duygusal hareket etmenin doğal olduğu
toplumlarda çok yaygın.
17 Nisan
vesilesiyle enstitü sistemine yönelik bir değerlendirme yapılacaksa bunu
duygusal bir saikla değil de rasyonel bir anlayışla ve ders alma anlayışıyla
değerlendirme yapmak çok daha yararlı olacaktır. Enstitü sistemi yaklaşık
olarak 1937 ile 1954 tarihleri arasında işleyen bir süreç. Bu sürecin doğru
anlaşılabilmesi için bu süreci tümüyle tek bir dönem olarak ele almamak
gerekiyor. Enstitü sisteminin planlanması, Enstitü sisteminin kurulması ve
işleyişi, Enstitü sistemine atfedilen görevlerin yerine getirilmesi, Enstitü
mezunlarının alana çıkışı, kendilerinden beklenen sorumluluklar, Mezunların
çalışma ortamlarında karşılaştığı sorunlar, Yasal düzenlemelerin içeriği, bu
düzenlemelerin getirdiği yükümlülükler, Enstitü sistemi ile bürokrasi arasında
yaşanan sorunlar gibi farklı boyutlar dikkate alınarak değerlendirmeler
yapılması gerekiyor.
Köy enstitüleri
sistemini kuran irade ile mevcut sistemin ana omurgasını değiştiren irade aynı
siyasal merkezdi. CHP köy enstitüsü sistemini kurarken İsmet İnönü devletin
başında idi. Hasan Ali Yücel’i bakan yapan da bakanlıktan alınması kararında da
hem Cumhurbaşkanı ve hem de CHP parti yönetiminde etkin olan isim İsmet İnönü
idi.
Hasan Ali Yücel
ve İsmail Hakkı Tonguç bu sistemin baş mimarları ve işleticileriydi. İnönü de
her zaman bu sistemin destekçisi olmuştu. Bu destek Hasan Ali Yücel ile İsmail
Hakkı Tonguç’un sistemin dışına atıldığı tarih olan 1946 yılına kadar sürdü.
İnönü bu kişileri sistemin başından atarken/uzaklaştırırken de yine güç sahibi
idi.
Geçmişe göre
değişen, ülkede tek parti döneminin bitmesi ve çok partili hayata geçilmesi
idi. Çok partili hayata geçişle birlikte köy enstitüsü sistemine verilen katı
destekten vazgeçildi.
Sistemin kuruluş
mantığının dayandığı felsefe Cumhuriyete bağlı nesiller/toplum kesimleri
yaratmaya dayanıyordu. Bunun için de nüfusun %80’inin yaşadığı köylere ulaşma
hedefleniyordu. Büyük nüfus çoğunluğuna ulaşarak yeni Cumhuriyet rejiminin
anlayışına uygun insan kaynağı yaratılırken tarım ve teknik bilgi ve
becerisinin de köylere kadar ulaştırılması sayesinde toplumsal kalkınma
hedefleniyordu.
Bu hedef dönemin
yöneticileri tarafından başta çok da yadırganmadı. Üstelik enstitü sistemi
devlete ve yöneticilere ilk başta bir külfet, sorumluluk da yüklemiyor gibi
görünüyordu. Nitekim 1942 yılında çıkarılan 4274 sayılı Köy Okulları ve
Enstitüleri Teşkilat Kanununun Okul yapımı ve onarımı’nı düzenleyen BEŞİNCİ BÖLÜM
23.maddesinde; “Bölge köy okulları
binalarının veya bu binalara eklenecek dershane, yatakhane, yemekhane, hamam,
çamaşırlık, ahır, depo ve işlik gibi yapıların ve bunlarla ilgili yolların,
suyollarının yapılması ve onarılmasıyla bölge köylerinin ortak malları olarak
tesis edilecek fidanlık, dutluk, kavaklık, çayırlık gibi kuruluşlar, bölgeye
giren köylerde oturan köylülerin birlikte çalışmalarıyla ve gelir kaynaklarına
uygun olarak bu köylerin bütçelerine her yıl için bu maksatla konulacak
tahsisatla meydana getirilir. ….Vali, kaymakam ve nahiye müdürleri, bu
mükellefiyetlerden bedence ve malca yeterlik göz önünde bulundurularak her köye
düşen miktarı programa göre tespit ederler ve her sene bütçelerin tanzimi
sırasında ilgili köy muhtar ve ihtiyar meclislerine yazı ile bildirirler.”
25.maddesinde ise “Köy halkından olan
veya en az altı aydan beri köyde yerleşmiş bulunanlardan 18 yaşını bitiren ve
50 yaşını geçmiyen her vatandaş, köy ve bölge okulları binalarının kurulmasına,
bu binalara su temin edilmesine, okul yollariyle bahçelerinin yapılmasına ve
bunların onarılmasına münhasır işler tamamlanıncaya kadar yılda en çok yirmi
gün çalışmaya mecbur tutulur. Bu işlerde çalışma mükellefiyetine tabi tutulacak
köylülerin defteri eğitmen ve öğretmen veya gezici öğretmen ve gezici
başöğretmenlerin de iştirakiyle ihtiyar meclisleri tarafından tanzim olunur.” denilmektedir.
Köye öğretmen yetiştirecek köy enstitüleri de ilk kuruluş sürecinde
görevlendirilen müdürlerin ve öğretmenlerle usta öğreticilerin rehberliğinde öğrenciler
tarafından yapılmıştır.
Devletin/yönetimin
yapması gereken eğitim yatırımları ve harcamalara ihtiyaç duyulmaksızın büyük
oranda öğretmen/öğrenci ve köylülerin çabasıyla yapılacak, her tür eğitim ihtiyacı
iş eğitimi, üretici eğitim ilkeleri ile bizzat işin içinde yer alacak kişiler
tarafından karşılanacaktı. Devletten para istenmeden okullar yapılacak,
öğretmenler yetiştirilecek, öğrenciler kendi kendine gelişip çağdaşlaşacak ve
bu süreçte kasadan büyük miktarda kaynak da çıkmayacaktı. Sistemin kurucuları
da idealist bir anlayışla gece gündüz çalışacaklardı. Buna kimse itiraz
etmeyecekti. Buna rağmen sistemin kuruluş temelini oluşturan ilk yasal
düzenlemeler 1940’lı yıllarda yapılırken sisteme yönelik itirazlar da dile
getirilmişti. Yasal düzenlemeler CHP tek parti olmasına ve meclisteki tüm
milletvekilleri aynı parti içinde olmasına rağmen milletvekillerinin tümü
oylamalara katılmayarak tepkilerini göstermişlerdi. Bu konuda Köy Enstitüleri
Vakfı tarafından çıkarılmış olan Köy
Enstitüleri ile İlgili Yasalar 1-2 kitaplarında ayrıntılı açıklamaların
olduğu görülecektir. Dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü’nün
döneme ilişkin hatıralarında da daha yasa çıkarken Meclis'te eleştirilerin
olduğunu, tasarı daha ilk ortaya çıktığında "Bu yapılamaz,"
diyenlerin olduğunu beyan ettiği görülür. Buna rağmen dile getirilen itirazlar
tek parti gücünün sarhoşluğu içinde görmezden gelinmişti.
Tek parti
döneminde köy enstitüsü sistemine verilen destekle yapılanlara bakılınca
uygulamada hoşnutsuz kesimlerin her geçen gün zamanla arttığı görülür. Aslında
köy enstitüsü sistemi kuruluş aşamasında hoşnutsuz grupların sayısı fazla
değildi.
Yapılan yasal
düzenlemelerin başlangıcında toplumun, hele de yükümlülük altına giren
köylülerin farkına varıp da itiraz edebilmesi 1940’lar Türkiye’sinde ve tek
parti iktidarının en güçlü ve yoğun olduğu bir döneminde ve 2.dünya savaşının
en yoğun zamanında hiç de mümkün değildi.
Sistemi kuranlar
işe başladıktan sonra yavaş yavaş işin mahiyeti, işin ucu görünmeye başlayınca
sorunlar yaşanmaya, itirazlar artmaya başladı. Zira kanuna göre 18-50 yaş
arasındaki kadın ve erkek her vatandaş yılda yirmi gün okullarla ilgili işlerde
çalışma yükümlülüğü altına girmiş durumda idi. Zaten kendi ihtiyaçlarını dahi
karşılamakta güçlük çeken köylü vatandaşa ceza yaptırımı tehdidi ile ilave yükümlülükler
getiriliyordu. O dönemlerde yaşanan bu durum dönemin iktidar partisi CHP’ye
karşı bugünlere kadar devam eden bir ön yargının oluşmasına da neden oldu
denilse yanlış olmayacaktır. Enstitü sistemine yönelik değişime gidilen ilk
hususlar da öğretmen maaşları yanında çalışma yükümlülüğünün sadece erkeklere
yönelik olarak sınırlanması olmuştur.
Gönülsüz bir işin
sonucu ortaya çıkan zorlama/takibat ve cezalandırmalar her geçen gün
şikâyetlerin de şiddetini artırmaya başladı. Nitekim döneme yönelik hatıra,
haber ve değerlendirmelerde bizzat cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye iletilen
şikâyetlerde enstitülere yönelik halktan gelen yakınmaların dile getirildiği,
bu çerçevede köye, görev yerine giden öğretmenler
için okul ve diğer binaların yapılması zorunluluğu, kız-erkek karma eğitim
yapılması, solculuk/komünistlik suçlamalarının bunlardan bir kaçı olduğu
görülmektedir.
Bu şikâyetlere
karşı İsmet İnönü’nün camisini yapan köylünün okulunu da yapması gerektiğini
dile getirdiği yine Erdal İnönü’nün hatıralarında dile getirilmektedir.
Cumhurbaşkanı İnönü tarafından kullanılan bu argümanların daha önce Tonguç’un
kitaplarında geçtiği dikkate alınırsa eleştirilere karşı söylemlerin arkasında
Tonguç’un olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
İnşaat
yapım işleri yanında köy okuluna ayrılması gereken okul yeri ile okul uygulama
bahçesi yerinin belirlenmesi de yine bir başka soruna neden oldu. Okul
inşaatları gereği gibi yapılamadığı/tam yapılamadığı gibi uygulama bahçesi
belirlenmesi işi de ya savsaklandı ya da hiç uygun olmayan niteliklerde ve
yerlerde belirlendi. Enstitüyü bitirip de köye/görev yerine giden öğretmenler
hiç de kolay olmayan şartlarla karşılaşmak durumunda kaldılar. Bu konularda
döneme ilişkin veriler açıkça paylaşılmadığı için kesin bir bilgi vermek mümkün
görünmüyor. Bu konuda enstitü sisteminin duayen isimlerinden sayılan Mahmut
Makal’ın 1949 yılında Öğretmen dergisi tarafından açılan bir ankete verdiği
cevaplar manidar. Makal 12 soruluk anketteki bir soruyu cevaplarken“…..Köy öğretmenlerine bağlanan ümitlerin
gerçekleşebilmesi için haydi siz öğretmensiniz deyip köylere salıvermek yetmez.
Öğretmenin ve okulun daima devletin desteğine ihtiyacı çoktur. İki yıllık
öğretmen olarak okulu bir türlü yapamadık. Tek eşyamız yok. Okulsuz, eşyasız,
evsiz iki yıldır hayatın görülmedik, mihnet ve acılarıyla sürünüp pençeleşerek
köyüme seksen çocuğa okuma yazma öğretmekten başka bir şeycik yapamadım. Bundan
dolayı dinmez bir acı içindeyim. Müfettişi, gezicisi, Milli eğitim müdür ve
memuru….herkes keyfinde, bana yıpranmak düşüyor!....”diyor.
Köylü vatandaş da
okula/öğretmene/eğitime yönelik getirilen yükümlülükler karşısında
hoşnutsuzlukla beraber psikolojik duvarlar inşa ederek adeta düşmanca bir
bakışa/tutuma müsait bir hale gelmişti.
Mezun olup
köyüne/görev yerine giden öğretmenler yasal mevzuatın kendilerine yüklediği
ağır yükle köyde tek başlarına kaldılar. 25 Haziran 1942 tarihli resmi gazetede
yayınlanan Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilât Kanunu 71 maddeli bir kanun. Bu kanunun en uzun maddesi Köy eğitmen ve öğretmenlerinin vazife ve Salahiyetlerini düzenleyen
10.maddesi. Bu maddeye göre öğretmenlere Okul ve kurslarla ilgili işler ve Köy
halkını yetiştirmekle ilgili işler olmak üzere iki ana başlıkta sayılan pek çok
görev yükleniyor. Her bir alana yönelik altışar madde halinde sayılan bu
görevlere bakıldığında öğretmenin adeta Süpermen olması bekleniyor. Bunu da
yine adeta karın tokluğuna yapması isteniyor. Zira kanuna göre bu öğretmenlere
maaşlarının tümü tam olarak ödenmiyor. Maaşının bir kısmını nakit olarak alan
öğretmen kalan kısmı okul bahçesini ve işliği işleterek, hayvanlarının bakımını
yaptıktan sonra elde edeceği ürünlerini satarak karşılaması yani tekrar
çalışarak elde etmesi isteniyor. Öğrencinin eğitimi yanında vatandaşın/halkın
eğitimi, uygulama bahçesinin çevreye örnek hale getirilmesi, hayvanların
bakımı, iş evinin işlevsel hale getirilmesi gibi bir koltukta 4-5 karpuz taşıma
sorumluluğu karşısında haklı olarak yoruldular, yıldılar. Yirmi yıl zorunlu
hizmet, normal öğretmenin aldığı maaşın üçte birini alıp kalanını ekstra
çalışarak/çabalayarak kazanma durumunda kalınması karşısında ayrımcılığa tabi
tutulmuş psikolojisine girmemek için nasıl bir idealizme sahip olmak gerekir
bilinmez. Nitekim kısa süre sonra öğretmenler ellerindeki hayvanların alınması,
kendilerine diğer öğretmenlere verilen özlük hakları ve maaş haklarının
verilmesi taleplerinin yoğunlaştığı görülmüştür. Enstitülerin kurulduğu
kesimlerde yer alan köylere giden öğretmenlerden uygun şartlara sahip olanlardan
maddi yönden zenginleşenler eğitimi ve diğer işleri ihmal etme durumunda
kalırken uygun şartlara sahip olmayanlar ise uygulama bahçesini ve işliği daha
işlevsel hale getirme gayretine gireyim derken yine benzer şekilde ve haklı
olarak eğitim ve öğretim görevlerini ihmal etmek zorunda kalıyorlardı. Bu
öğretmenler belki okulda bir arada bulunduğu arkadaşları ile
psikolojik/sosyolojik de olsa bir dayanışma imkanı varken köyde/görev yerinde
bu dayanışmayı yapacak birilerini istediği zamanda bulamadı. Yalnızlaşan
öğretmenlerin büyük çoğunluğu doğal olarak bu durumdan kaçmanın/ kurtulmanın
çarelerini aramak zorunda kaldı. Bunlar da memnuniyetsizler grubunun tarafında
yer aldılar.
Enstitülerin
sayısı arttıkça ihtiyaç duyulan niteliklere sahip eğitici, öğretici personel/çalışan
bulmak zorlaşmaya başladı. Sistemdeki okul sayısı ve işi yürütecek kişi sayısı
daha az olduğu bir aşamada sisteme ve alana hâkim olmak, yönlendirmek daha
kolay iken zamanla sayı çoğalınca alan genişledi, çalışan kişilerin nitelik ve
nicelikleri farklılaşmaya başladı. İsmail Hakkı Tonguç’un enstitü müdürlerine
yönelik yazdığı mektuplar ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın köy enstitülerine
yönelik çıkardığı genelgeler sürecin işleyişinde yaşanan sorunların
anlaşılmasında ışık tutucu nitelikteki belgeler olarak incelenmesi/analiz edilip
değerlendirilmesi gerekir. Bizim Köy
romanının yazarı Mahmut Makal enstitü sistemini kuranların işe acele ve karışık
bir şekilde başladıklarını, bu acele hareketleri başka şekillerde tefsir eden
kötü düşüncelerin, memleket efkarında yerleşmesiyle mezunların köylere ilk
adımlarını atarken “şımarık, dinsiz”gibi kelimelerle karşılandıklarını ve
hücuma uğradıklarını söyler. Enstitü hareketindeki bu başlangıç başta birlikte
yola çıkanlar arasında görüş farklılıklarına ve dolayısıyla çatışmalara yol
açtı. Sistemin kurucusu ve baş yetkilisi olan İsmail Hakkı Tonguç ile
Kızılçullu Köy Enstitüsü müdürlüğü yapan Emin Soysal, Gazi Eğitim Enstitüsünde de
görev yapmış olan dönemin eğitimcileri İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Halil Fikret
Kanad gibi kişiler arasında yaşanan çatışmalar, eleştiriler, değerlendirmeler
bunun bir örneği olarak sayılabilir.
Enstitü
sistemi kurulurken Milli Eğitim Bakanlığı başat bir role sahipti. Enstitü
müdürleri Milli Eğitim Bakanı/İlköğretim Genel Müdürü ve dolaylı olarak
İnönü’nün desteği sayesinde devlet bürokrasisi içinde yer alan vali ve
kaymakamları dahi adeta aşarak doğrudan merkeze ulaşabiliyorlardı. Bu durum
enstitü yönetimine ve öğrencilerine karşı devlet bürokrasisi içinde
hoşnutsuzlukların oluşmasına neden oluyordu. Bir dönem her yıl okul
inşaatlarının ne kadar tamamladığına dair radyodan dahi beyanatlar verilerek
valiler ve kaymakamlar değerlendirilirken enstitü müdürlerinin de kanaat ve
görüşleri alınıyordu. Doğal olarak enstitü müdürlerinin bu bağımsız tavrı
devlet bürokrasisinde çatışmalara da neden olmuştur.
Dönemin siyasal,
sosyal tartışma sürecinde ortaya çıkan milliyetçi/Turancı söylemlerle sistemi
kuran ve işletenlerde var olan toplumcu, sosyalist tartışmalar da yine dikkatle
değerlendirilmelidir. 1944 Turancı söylemlere sahip olanlara karşın
enstitülerde yerleştirilmeye çalışılan sosyalist/sol söylemler çatışmayı daha
da alevlendirdi. Enstitüden çıkan kuşağın çoğu sonraki dönemlerde ülkedeki sol
hareketlerin içinde yer aldığı görülüyor.(Mahmut Makal, Fakir Baykurt vd) Bu da
aslında enstitülerin hedeflediği insan tipinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Enstitü sistemi işlevini tam olarak yerine getirebilmek için yeni ünitelerle
gün geçtikçe büyüyordu. Yeni insanın modeli köy enstitülerinde üretilmek
isteniyordu. Bu insan tipi enstitüden öğretmen olarak mezun olacak kişiler
aracılığıyla yetiştirilerek sonuçta istenen toplum meydana getirilmek
hedefleniyordu. Cumhuriyetin ilan edildiği dönemlerden farklı olarak zamanla
dünyada siyasal söylemde faşist/sosyalist, sağ/sol gibi gruplaşmalar doğdu.
Türkiye’de de CHP içinde bu çerçevede gruplaşmaların olması doğaldı. Zira
ülkedeki tüm siyasal görüşler bu tek partinin içinde kendini ifade etme
mecburiyetinde kalıyordu. Enstitü hareketinin yaygınlaşması ile birlikte Milli
Eğitim Bakanlığı yani devletin, sol anlayışın eline geçtiği algısı mücadeleyi şiddetlendirmiş
olabilir. Gençlik arasında yayılmaya çalışılan kültür sol tandanslı olunca
milliyetçi kesim bundan tedirgin olmuş olabilir. Geleceği kaybetmeme adına enstitüleri
kapatma/dönüştürme girişimi doğdu denebilir. Köy enstitülerinde dolaşan yayın,
dergi, kitap ve diğer ürünlerinde görülen toplumsal eleştiri içeren yazılar
muhalif tarafta rahatsızlık veriyordu. Bu tür yazıları yazanlar yarın öğretmen
olursa çocukları da etkiler diye düşünülmesi doğal. Enstitülerin dönüştürülmesi
ve zamanla kapatılması sonrası enstitülü olma, grup bilinci oluşturmada bir
kimliğe dönüştü. Bu da toplumdaki devamlılığı sağlayan bir harca, bir ütopyaya
dönüştürüldü. Bu gün 17 Nisanlarda bu kimliği yaşatmaya çalışanlar da bu grubun
devamıdır.
Enstitü sisteminin yaygınlaşması
kurtuluş savaşında de yer alan ve sonraki süreçte CHP içinde de yerini
koruyarak güçlü bir nüfuz elde etmiş olan eşraf, ağa ve zengin takımının da
rahatsız olmasına neden olmuştur. Emin Sazak gibi toprak zengini kişiler
enstitü sisteminin gelecekte kendileri için tehlike oluşturacağını görmüş gibi
görünüyor. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu Haziran 1945’de çıkıyor. Çiftçinin
topraklandırılması köy enstitüsü sistemiyle de doğrudan ilgilidir. Bundan
etkilenen toprak zengini gruplar, kişiler Yücel-Tonguç ve enstitü hareketini
hedefe koyuyor.
Enstitülerin
kuruluş sürecine ilişkin yasal alt yapının oluşturulması sonrası hızla
yaygınlaşmaya başlayan okullardaki öğrenciler aldıkları eğitimin süresi
ilerledikçe nitelik ve nicelik olarak da toplumda görünür olmaya başlamıştı. Enstitülü öğrenciler giyimleriyle de toplumda
farklı bir grup görüntüsü veriyordu. Sistem zamanla devamlılığını daha da
kökleştirme adına daha ileri düzeyde ihtiyaç duyacağı insan gücünü yetiştirme
amacıyla Yüksek Köy enstitüsünü de kurmaya başladı. Yüksek köy enstitülü
öğrenciler sistemin yeni üyeleri olarak eğitim örgütü içinde daha üst
düzeylerde de görünmeye başladılar. Sadece köylü toplumunda değil Yüksek Köy
Enstitüsü aracılığıyla Ankara’da dönemin kentli grupları/seçkin grupları
arasında da görünmeye başlanan enstitülerden alınan sonuçlar parti, hükümet ve
meclisin bir kısmı tarafından mutlulukla karşılanıyordu. İsmet İnönü’nün oğlu
Erdal İnönü hatıralarında; “…..Köy Enstitüleri projesi babamın
çok önem verdiği, üzerinde durduğu, güvendiği, değer verdiği
bir girişimdi. ….Hasan Ali
Yücel'i kıskanan çok insan vardı o zaman partide. . . Çünkü kendisi, babamın
çok sevdiği bir insandı. Konuşkan, iş yapmayı seven bir insan . . . İnsan iş yaptıkça
kendisini kıskananlar ortaya çıkıyor; "Artık bundan kurtulalım," havası
doğuyor. Köy enstitülerine yönelik yapılan eleştirilerden …İkinci eleştiri ise "Kız-erkek
köy çocuklan bir yerde okuyorlar. Bu, hoş bir şey değildir. Başka tehlikeler
ortaya çıkar." Tabii bir de komünistlik
suçlaması ... Onun da hiç bir dayanağı yoktu, ama Hasan Ali Yücel'e bu tür
suçlamalar yapıldı. "0, sokulan, komünistleri himaye ediyor. Dolayısıyla
bu okuldan komünistler yetişiyor," dediler. Bu suçlamalar, çok partili
rejime geçilip de muhalefet partisi ortaya çıktığında büyük hız kazandı.
Muhalefet partisi bir an evvel seçimi kazanmak istiyordu. Onun için de en kolay
suçlama yolu, halkın da farkında olduğu ve eleştiri yönelttiği bir konuydu.”şeklinde açıklamalarla o günleri anlattığı görülüyor. Enstitülü
öğrenciler Tonguç-Yücel taraftarları olarak görülüyordu. Enstitü sisteminden
yetişmiş kişilerden olan Pakize Türkoğlu hatıralarında 1945 19 Mayıs
gösterilerinde yerel halk oyunları oynayan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü
öğrencilerine yönelik gösterilen teveccühten söz eder. Enstitülü öğrencilerin
izleyiciler tarafından coşkuyla ve tezahüratla alkışladığını bu sırada
Hasanoğlan ile Hasan Ali’nin sık sık isimlerinin haykırıldığını anlatır. Enstitülerin
yaygınlaşmasında aktif rol alan MEB Hasan Ali Yücel’in ön plana çıkması parti
içi çekişme, kıskançlık vb. duygulara neden olduğunu kabul etmek çok da yanlış
olmayacaktır.
Enstitülere
muhalefet düşüncesi sistemin yaygınlaşması ile beraber gelişti ve güçlendi.
Şehir ve kasabalarda devletin yaptığı işlerin köylerde köylüye yüklenmesi
toplumsal muhalefeti büyüttü. Tüm bu muhalif anlayışlar 1945 yılında çok
partili hayata geçilmesi sonrası 1946 seçimlerinde CHP tarafından dikkate alınmak
zorunda kalındı. Nitekim İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü bu konuda
hatıralarında; “…Çok partili rejimde halkın
eleştirilerine karşı kayıtsız kalmak bir derecede mümkün. . . Sonunda mecburen
"Eh pekâlâ, biraz o doğrultuda bir şey yapalım," diyorsunuz. Her
demokraside bu yapılıyor; her lider bunu yapıyor. Babamın yaptığı da
buydu. Buna "Evet" demekti. Sonra gelen Milli
Eğitim Bakanı, Hasan Ali Bey gibi değildi. O daha ılımlı bir yaklaşım gösterdi
ve Köy Enstitüleri önce Öğretmen Okulu oldu, yavaş yavaş da etkileri azaldı. Bu
yüzden babamı eleştiriyorlar, ama orada bence bir haksızlık yapılıyor. O da şu:
Köy Enstitülerinin çok parlak, çok önemli kuruluşlar olması, onlardan boylarını
aşan hizmetler bekleme hevesini doğuruyor.” demektedir.
Enstitü
sistemi ile getirilmek istenen okul öyle bir şekilde düşünülüyor/planlanıyor ki
üç bakanlığın hizmet alanını da karşılama çabasında. Bu da en ucuz şekilde
yapılmaya çalışıldı. Bu ise hiç gerçekçi değil. Maliyete katlanmadan verimin
artması mümkün değil. Rasyonel değil. Sağlık bakanlığının, tarım bakanlığının
işlevini de MEB üstlenmeye çalışırken bu bakanlıklar aynı istek ve çabayı
göstermeyince işin tümü MEB’in üzerine, orada da sadece öğretmenin üzerine
bırakıldı. Öğretmene gücünün üstünde iş yüklenmesine karşın ihtiyaç duyduğu
desteğin verilmemesi sonucunda doğal olarak da sistem çöktü. Aslında köy
enstitüsü sisteminin başarısızlığının en temel nedenlerinden birisini
yüzyıllardır süren kötü yönetim geleneğinin bir sonucu olarak saymak daha doğru
olacaktır. Köy enstitüsü sistemini üç yüz yıl kadar geçmişe uzanan gerileme ve
çöküşe çare arama serüvenindeki yüzlerce başarısız denemelerden birisi olarak
tanımlamak daha doğru olacaktır.
Enstitü
sistemi ancak tek partiye dayalı katı bir devletçi anlayış hakim olursa ve
zorlamaya dayalı olarak işletilebilecek bir sistemdi. Bu nedenle de uzun süre
yaşaması ve devam etmesi mümkün de olmadı. İsmet İnönü Yücel ve Tonguç’a acilen
enstitülerin sayısını önce 40’a ardından da 60 çıkarmalarını istemesi
karşısında bu ikili ekonomik zorluk ve personel sıkıntısını dile getirip bunun
mümkün olmadığını dile getirmelerine karşı onlara büyük bir fırsatı
kaçırıyorsunuz, savaş yıllarından yararlanarak bunları yapmalısınız, savaştan
sonra bunların hiçbirini yaptırmayacaklar, pişman olacaksınız diyor. Bu da
gösteriyor ki enstitü sisteminin emir komuta zinciri ve baskı/zorbalık
olmaksızın hayata geçmesi ve uzun süre yaşayabilmesi sistemin kurucuları
tarafından da bilinen bir şey idi. Buna rağmen vatandaş, halk kendisine yararlı
olan şeyi bilmez, güdülmeleri gerekir anlayışı ile hareket edilerek toplum
mühendisliği yapılmaya çalışıldı. Bu da yöneten yönetilen ilişkilerinde geçmişten
beri var olan olumsuz geleneğin devamından başka bir şey değildi.
Enstitülere
yüklenen aşırı anlam ve beklentiye karşı yine İsmet İnönü’nün oğlu Erdal
İnönü’nün hatıralarında geçen şu değerlendirmesine bakmak da yararlı olacaktır.
Erdal İnönü hatıralarında; "Köy Enstitüleri kapanmasaydı, bugün
çektiğimiz sıkıntılar olmazdı," diye bir izlenim var. Bu da gerçekçi
değil. Bugün çektiklerimiz, geçmişten gelen birtakım yanlış alışkanlıkların
devam etmesiyle ortaya çıkan sıkıntılar... Bunları tek başına Köy Enstitüsü
mezunları ortadan kaldıramazdı. Ama devam etseydi kuşkusuz daha iyi bir eğitim
görecekti öğrencilerimiz . . . Bunun da faydası olurdu, ama unutmamalı ki,
bizim haksız gördüğümüz eleştirileri yapan pek çok insan,
çok iyi eğitim görmüş insanlar.”diyor. Bunu da dikkate almak
gerekiyor. Mahmut Makal da enstitü sisteminin kuruluş ve işleyişine yönelik
sorulan soruya cevap verirken; “…Köy Ensitüleri bence ne eski ve ne de
şimdiki durumuyla beklenen gayeye tam manasıyla uygun değillerdir. Eskiden
öğrenciler iş sahalarında fazla meşgul edilip, elleri biraz becerikli fakat
kafaları boş çıkıyorlardı. Köye gidince de bir arazi meselesi önüne çıkıyordu.
Bu yüzden köylünün gözünde düşman görünen bir öğretmen şaşırıp kalıyordu. …Hasıla hala sıfırdır. Köylere bunca
öğretmen gönderilmiş de olsa bakımsız, kültüre susamış ve hiçbir yardım eli
uzanmayan öğretmen yoklukla pençeleşmekten elini başına koyamayan, devlet
adamı, ve aydın adam namıyla yanına yılda bir defa uğrayan müfettişin de halden
anlamaz gözleri önünde kul köle olup yerlere serilen aç, susuz,
ruhsuz…öğretmen….”
Enstitü süreci bir deneme-yanılma
ve öğrenme şeklinde işledi. Bu süreçte yanlışlıklar da güzel ve olumlu işler de
yapıldı. Ancak her iki yönlü davranışı yapanlar da aynı kaynaktan doğup
büyümüştü. Süreç içinde yapılacak düzeltmelerle sistem iyileştirilebilirdi. Ama
yapılmadı. Kaldırıldı. Bu işleyiş bugün de devam ediyor. Bir uygulama
başlatılıyor, bir süre sonra kaldırılıyor. Aslında enstitü uygulaması devasa
yönetim kültürümüzün, geleneğimizin geçirdiği uzun değişim sürecinin
aşamalarından sadece biri. Orada takılıp kalmamak gerekiyor. Bunun yerine
sağlam, kalıcı ve toplumun yararına işleyen ve sorunlara çözümler üreten etkin
bir yönetim kültürü ve geleneğine ulaşma adına bir an önce uygulanabilir
çözümler bulunması gerekiyor. Bu ise ancak kurumsal bir yönetme ve düşünme
alışkanlığının oluşturulması ile olabilecek bir şey. Bunun
için tarihten ders alıcı bir anlayış ve alışkanlık geliştirmek gerekiyor. Bu alışkanlık bireylerden
başlayıp dalgalar halinde toplumun tüm kademelerine ve kurumlara yayılması
gerekiyor. Bunun için birey olarak toplum mühendisliği sevdasını bırakıp
toplumun yararına ve yarınına yönelik okumaya, düşünmeye, yazmaya, tartışmaya
devam.
Ali Hikmet Demir

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder