Köy
enstitüleri mantığında toplumsal dönüşümü sağlamak vardı. Toplumsal dönüşüm
Cumhuriyet rejimini odağına alarak sağlanmak hedefleniyordu. Cumhuriyet rejimi
kurulduğu andan itibaren toplumu her yönden çağdaş uygarlık seviyesine ve hatta
üzerine çıkarmayı kendine hedef olarak seçmişti. Toplumun bu hedefi gönüllü
olarak benimsemesinin mümkün olmadığı bu gün de açıkça dile getirilmektedir.
Bir yönüyle Cumhuriyet rejimi halka rağmen halkı dönüştürme projesini kendisine
hedef seçmişti. Bu hedef doğrultusunda Cumhuriyet rejimi tüm gücünü kullandı.
1937’lere gelindiğinde Cumhuriyet rejiminin toplumun sınırlı bir kesimine ancak
ulaşabildiği görülmüştü. Halkın Cumhuriyet rejimine olan bağlılığının
zayıflığını o günkü şartlarda aslında yadırgamamak gerekiyor. Uzun imparatorluk
döneminde hiçbir zaman halk günlük ihtiyaçları dışında başka işlerle meşgul
olmamıştı. Devletin istediği asker ve diğer vergi gibi yükümlülükleri
vermek/vermemek gibi bir seçenek hiçbir zaman halka sorulmadı. Halk her zaman
reaya konumunda kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiren bir unsur
olarak görüldü. Devlet her zaman yöneten sınıfı oluşturan iktidardakilerin malı
imiş gibi algılandı. Devlet işlerine karışmak sıradan insanlar için gereksiz
bir iş olarak görülürdü. Hatta zaman zaman devleti yönetenler tarafından fitne
çıkarılıyor diyerek cezalandırılmayı gerektiren bir davranıştı. Toplumda en
önemli değer olan din kurumu da toplumdaki bu kültürü ulül emre itaat farzdır
anlayışı ile destekleyici nitelikte işlemekteydi. Bu tür bir geleneğin hakim
olduğu bir toplumsal yapının bir anda devletin yönetimine ilişkin üst düzey bir
bilince ulaşmasını beklememek gerekiyor.
Cumhuriyetin
kuruluşu ile birlikte ortaya çıkan yeni yönetim yapısında da aslında geçmişten
beri mevcut olan geleneğe ilişkin fazla bir şey değiştiği söylenemez. Egemenlik
milletindir ilkesi kabul edildiği söylense de bu söylemin ete kemiğe büründüğü
bugün bile söylenemez. Cumhuriyet rejiminin getirdiği halkın temsilcisi olan
milletvekillerinin belirlenmesi süreci halktan bağımsız bir şekilde
işletilmiştir. Cumhuriyet rejiminin kurulmasından itibaren oyunun kuralları her
zaman yaşadığı sürece Mustafa Kemal Atatürk tarafından belirlendi. Kimin
nereden milletvekili olacağı, devletin yönetiminde kimlerin görev alacağı,
hangi tür faaliyetlerin nerede ve ne zaman yapılacağı yaşadığı sürece Cumhuriyetin
kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından belirlenmiştir. CHP tek parti olarak
kurulduğu andan itibaren Kurtuluş Savaşında işbirliği yapan eşraf, din adamı,
asker, bürokrat kesimden özellikle iktidarı ele geçiren eşraf, asker ve
bürokrat kesimden belirli bir grubun güdümüne girmiş ve devlet geçmişteki
işlevinden farklı bir işleve bürünememiştir. Kurtuluş savaşının muzaffer
komutanı olarak büyük bir karizmaya kavuşmuş olan Mustafa Kemal Atatürk de bu
gidişi değiştirmedi/değiştiremedi. Devleti, orduyu, siyaseti ve hemen her
imkanı halka rağmen halk için dönüştürme projesini gerçekleştirmede kullandı.
Köy
enstitüleri süreci bu çabalardan sadece birisinin örneğidir. Köy enstitüleri
uygulaması nüfusun yüzde 80’i köylerde yaşayan bir topluma ulaşma çabasıdır. Bu
çabaya yönelik değerlendirme yapmak aslında toplumsal dönüşüm sistematiğinin mantığı
üzerine değerlendirme yapmak anlamına gelmektedir. Sosyal bilim uzmanları ve
tarihçiler zora dayalı, üstten, devlet gücü kullanılarak toplumsal dönüşüm
çabalarının aslında başarı şansının olmadığını söylemektedir.
Köy
enstitüleri denemesi bir dönüşüm projesi olarak kendi tarihi tecrübemizden
kaynaklanan bir tecrübe olması itibariyle değerlidir. Köy enstitüsü
tecrübesinin uygulanması sürecinde olumlu veya olumsuz, başarılı veya başarısız
yönleri üzerinde yapılacak incelemeler sonucunda çıkarılacak dersler gelecekte
yapılacak veya yapılmayacak hususların ortaya konmasını sağlayabilir.
Köy
enstitüsü uygulamasında başarılı uygulamalar olarak yönetsel, eğitsel, sosyal,
ekonomik, siyasal boyutlarda değerlendirmeler yapılabilir. Kısa sürede öğretmen
yetiştirme sisteminin planlanması, bu sistemi kuracak ve işleteceklerin bir
ekip ruhu içinde çalışması, sistemin en üst düzeyde genel yönetimin desteğinde
kurularak sürekli gözden geçirilmesi, özerk bir yapının kurularak kendisi için
belirlenen hedefler doğrultusunda çalışması, sistemin içinde yer alan yönetici,
öğretmen ve öğrencilerin tüm paydaşlar olarak işleyişe müdahil olabilmeleri
yönetsel boyuttaki başarılı uygulamalar olarak değerlendirilebilir.
Eğitsel
açıdan ise öğrencilerin hayatın içindeki şartlar dikkate alınarak teorik
eğitimden daha çok uygulamaya dayanan bir anlayışla eğitilmeleri, mesleki bir
alt yapının oluşturulması çabası, okuma kültürünün yüceltilmesi, yaşanan
çevrenin dönüştürülmesini hedef alan her tür faaliyetler başta olmak üzere
ekonomik, sosyal, kültürel her tür faaliyete doğrudan katılıma önem verilmesi, okulların
programlarını yakın çevrede yaygın olan ekonomik, sosyal, kültürel
faaliyetlerle zenginleştirmesi, alanında yetişmiş kişilerin usta öğretici
olarak okullarda görev alması, toplumda var olan adet, gelenek ve uygulamalara
yönelik inceleme araştırma ve halk eğitim uygulamalarına önem verilmesi, parçası
olunan toplumun tümüyle dönüştürülmesinde görev alındığına ilişkin ülküsel bir
bilincin aşılanması, Kurulan sistemin girdisi ve çıktısı olacak alt ve üst
yapıların düşünülerek hareket edilmesi, öğrenci kaynağının köylerden alınması, mezunların
yükseköğretim düzeyinde eğitim görecekleri üst öğretim kurumlarının
oluşturulması, mezunların alanda sürekli takip edilmesi, desteklenmesi, ihtiyaç
duyulacak fiziki ortamların önceden düşünülerek çalışma planları hazırlanması, çalışmaların
sadece öğrenmeye dayalı değil üretime yönelik olarak planlanması ve uygulanması
gibi faaliyetler de bu yönüyle başarılı uygulamalardır.
Köy
enstitüsü uygulamasının hayata geçirildiği dönem ikinci dünya savaşı yıllarına
denk gelmiştir. Bu dönem dünya sahnesinde güç sahibi ülkelerin kendi aralarında
varlık yokluk mücadelesi yaptıkları bir dönemdir. Savaşın getirdiği yıkım
nedeniyle herkes kendi derdiyle baş başa kalmış bir durumdaydı. Dünyanın bu
içine kapanmış döneminde Türkiye’de de köy enstitüsü uygulaması hayata
geçirildi. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren oluşturulmuş olan tek parti
yönetimi tüm gücüyle halk üzerinde egemenliğini kullanıyordu. Bu dönem köy
kanununun getirdiği yasal yükümlülükler nüfusun % 80’ini oluşturan köylüler
üzerinde mecburi işler olarak yoğun bir şekilde uygulama dönemi olmuştur.
Toplumun belli kesimlerine sorumluluk yüklenirken diğer kesimin dikkate
alınmaması toplumsal adalet duygusunu sarsan bir uygulama olmuştur. Bu durum
köy enstitülerine yönelik muhalefet söyleminde angarya yüklenmesi şeklinde dile
getirilmiştir. Bu yükümlülükler devleti yönetenler tarafından toplumun tüm
kesimlerini içerecek şekilde düzenlenebilseydi tepkinin dozu bir oranda
azaltılabilirdi.
Bir
başka yönden öğretmenlere kaldıramayacakları kadar ağır yük, görev, sorumluluk
verilmesi de önemli bir sorun kaynağı olarak gelişmiştir. Toplumda var olan menfaat
gruplarının görmezden gelinerek hareket edilmesi ve enstitülerde ideolojik
olarak sol/komünist söylem ve değerlerin ön plana alınması da yine önemli
hatalı adımlar olarak sayılabilir.
Yüzyıllar
boyu toplumun hayatında büyük bir etkiye sahip değer olan din kavramının yok
sayılması, görmezden gelinmesi hatta geri kalmışlığın sorumlusu olarak
görülerek kötülenmesi toplumda var olan çatışmanın derinleşmesine yol açmıştır.
Bu çatışmanın izleri bugün de halen varlığını sürdürmektedir.
Toplumsal
dönüşüm projesi niteliğinde hayata geçirilmesi düşünülen bir hareketin tutması
için olmazsa olmaz bazı gereklilikler bulunmaktadır. Bu gereklilikleri köy
enstitüsü tecrübesinde çıkarmak mümkündür. Bunlar; sadece yasal düzenlemelerle
ortaya konulan toplumun belirli kesimlerine yüklenen yükümlülükler adalet
algısını zedelediği, yasal görevin yapılabilirliğinin mutlaka gözden
geçirilmesi, gerçekçi bir görev tanımı yapılması, toplumda ilişkili olan alt ve
üst yapıların bir arada koordineli işletilmesi, eğitime dair sorunları sadece
eğitim sisteminde yapılacak düzenlemelerle çözülmesi mümkün olmadığı, devletin
işleyişinin baştan ayağa ele alınarak düzenlemelerin hayata geçirilmesi, toplumun
içindeki ekonomik, sosyal ilişkilerin çok ayrıntılı analiz edilmesi, alt
yapının tüm topluma yarar sağlayacak şekilde ekonomik olarak planlı bir şekilde
ele alınması,(toplu taşıma, demiryolları, imar, toprak rejimi, bürokratik
işleyiş, mali işleyiş düzeni, adaletli bir vergi sistemi)gibi birkaç başlıkta
ele alınabilir.
Bu
gün öğretmen yetiştiren bilim ürettiği iddia edilen kurumların mezunlarını
takip ettiği söylenemez. Mezunların alanda karşılaştığı sorunlardan habersiz
bir üniversite kendi anlayışında öğretmen yetiştirmektedir. Yetiştirdiği
öğretmenleri alanda takip etmemekte, kendi işleyiş sürecini ürünlerini kontrol
ederek gözden geçirmemektedir. Bu uygulama bilimsel düşünme sistemine
uymamaktadır. Bilimsel düşünme sistemine uymayan bilim üreten kurumların içine
düştükleri tezat kara komik bir senaryo konusu olacak bir durumun örneğidir.
Eğitim
sistemimizde bireyler hayattan tamamen yalıtılmış bir vaziyette
yetiştirilmektedir. Anne ve babalar da çocuklarını okullarda hiçbir işe el
sürmemeleri gerektiği düşüncesiyle okula göndermektedir. Yaptırılacak en küçük
bir işi bile hizmetçilik, angarya, istismar gibi algılamakta, kendileri de
çocuklarının yerine her şeyi yaparak onları yormadan, üzmeden, kendilerinin
görmediği şartları onlara sunarak el bebek, gül bebek büyüterek ideal anne-baba
rolünü oynadıklarını vehmetmektedirler. Bu konuda ailelere ne yazık ki rehberlik
edebilecek bir eğitsel yapıdan da söz edebilmek mümkün görünmüyor. Eğitim
sistemi bu yönüyle büyük bir boşluk içinde yuvarlanıp gidiyor. Bu yönüyle
ülkenin geleceği konusunda umutlu olmak için argümanların her geçen gün
azaldığını üzülerek görmek gerçekten büyük bir ıstıraptır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder