Eğitim
faaliyeti pek çok farklı alt faaliyetin bileşiminden oluşur. Bu faaliyetler pek
çok paydaşın göstereceği çabaların sonucunda ortaya çıkar. Bu yönüyle eğitim
faaliyeti toplumsal, yönetsel, psikolojik, sosyolojik, ekonomik, siyasal
boyutları olan karmaşık bir işleyiş sürecinden oluşur.
İlgili
olduğu alanların çeşitliliği, kapsamı, dahil olan tarafların nicelik ve
niteliği, faaliyetin ele alınmasını, anlaşılmasını, değerlendirilmesini,
dolayısıyla da yönetilmesini güçleştirmektedir.
Eğitim
faaliyeti toplumsal bir hizmet alanı olarak genel yönetimin ilgi alanındadır.
Gelecek
kuşakların şekillendirilmesindeki araçlık vasfıyla siyasal, sosyal kurum ve
toplulukları da ilgilendirir.
Bireyin gelişim
sürecine etkisinden dolayı faaliyetin hem öznesi hem de nesnesi olan birey ve
bireyin ait olduğu gruplar açısından psikolojik, sosyal ve kültürel alanlarla
güçlü bir bağlantısı, ilgisi vardır.
Toplumun iş
gücünün şekillendirilmesi açısından ekonomik planlama sürecinin can alıcı bir
öğesidir.
Toplumun geçmişten
geleceğe devamı, bağlantısının sağlanması açısından kültürel, sosyal, tarihi
etkileşim alanlarının merkezinde vaz geçilmez bir konuma sahiptir.
Bizzat
eğitim faaliyetinin yürütülüş sürecinin özelliğinden dolayı eğitim bilim
ilkeleri açısından bilimsel bakış açısıyla doğrudan ilgilidir.
Bu kadar
kapsamlı, karmaşık bir faaliyet olan eğitimin bir parçası olan müfredat kavramı
aslında bütünün içinde küçük bir basamaktır. Adeta devede kulaktır dense yanlış
olmaz.
Eğitim
biliminin içerisinde plan ve program kavramları özellikle çağın geldiği noktada
büyük bir anlam kazanmıştır. Aslında eğitim faaliyeti ilk insanın dünyada var
olduğu andan itibaren insanın varlığı ile başlamış bir faaliyettir. Kültür
insani bir faaliyet olarak kuşaktan kuşağa eğitim faaliyetleri sayesinde
aktarılmıştır. Önceleri kişiden kişiye aktarma şeklinde yapılan eğitim zamanla
okul sisteminin geliştirilmesini gerektirmiş ve dolayısıyla kitlesel/toplumsal
bir boyut kazanmıştır. Geçmişte var olan eğitim faaliyetlerinin daha sistemli,
kitlesel hale gelmesi sürecinde plan ve program kavramları ortaya çıkmış ve
eğitim faaliyetlerinin içine program kavramı bilimsel bir basamak olarak dahil
edilmiştir. Eğitim bilimi tüm diğer bilim alanları gibi alt uzmanlık
alanlarından oluşur. Eğitim bilimlerinin alt alanları olarak eğitim yönetimi,
eğitim programları, eğitimde ölçme değerlendirme, özel eğitim, eğitim
planlaması gibi alt uzmanlık alanlarına ayrılmaktadır.
Aslında ülkemizde
geçmişte eğitim bilimleri alanında çalışmalar yapan üniversiteler hala mevcut
iken eğitim programları ve öğretim adıyla program geliştirme alanında uzmanlık
görevini yürütecek kişileri yetiştiren bölümler vardı.
Haziran 1982’de toplanmış olan XI.
MİLLÎ EĞİTİM ŞÛRASI öğretmenlik ve eğitim uzmanlıklarına yönelik görüşme
konuları çerçevesinde toplanmış ve kararlar almıştır. Uzmanlık alanları olarak
eğitimde yönetim, denetim, planlama, rehberlik, program geliştirme, özel eğitim,
eğitim teknolojisi, beslenme eğitimi, halk eğitimi ve ölçme, değerlendirme
alanlarının sayıldığı görülmektedir. Bu
şûrada tüm bu uzmanlık alanlarına yönelik görüşme ve değerlendirmeler yapılmış,
bu alanlarda uzmanların yetiştirilmesi gerektiği üzerinde durularak bakanlığa
tekliflerde bulunulmuştur.
Bu bakış
açısı uzun zamandır terk edilmiş durumda. 2000’li yıllardan itibaren uzmanlık
eğitimi verilen bu bölümler büyük oranda kapatılmış ve eğitim alanındaki tüm
enerji sadece öğretmen yetiştirme alanına harcanmaya başlanmıştır.
Geçmişte
bir şekilde sisteme dahil edilen milli eğitimde, meslekte asıl olan
öğretmenliktir anlayışı nedeniyle uzmanlık bilgisi gerektiren pek çok alan önce
üniversitelerde terk edilmiş, ardından Milli Eğitim Bakanlığında da her alanda
öğretmenlik mesleğinin asıl, diğer tüm görevlerin talî/ikincil görev
olacağı/olması gerektiği algısı/düşüncesi gelişmiş ve bu düşünce bu gün adeta iyice
kökleşmiştir. Bu gün öğretmenlik görevine atanan herkes zamanla her tür
uzmanlık alanını uygulamada yapar, bilir hale getirilmiştir.
Bugün sayın
Milli Eğitim Bakanı da üniversite yönetim anlayışından hareketle öğretim
üyeliği aslî görevdir, akademik yönetim makamları talî görevdir anlayışını
bakanlığa da emir komuta zinciri anlayışı ile dahil ederek okul yöneticiliğini
uzmanlık gerektiren alan olmaktan çıkarmıştır. Artık öğretmenler yöneticilik
görevlerini ikinci bir görev olarak yapmaktadır.
Yönetici
yetiştirme diye bir süreç mevcut değildir. Öyle ki bakanlık merkez, taşra ve
yurt dışı teşkilatında görev alacak hiçbir yönetici için kapsamlı bir eğitim,
yetiştirme süreci bulunmamaktadır. Sadece bir sınavla bu görevleri yapar hale
gelinmektedir.
Benzer
şekilde denetim görevi de özel bir eğitimle yapılacak bir iş/görev olmaktan
çıkmıştır. Usta-çırak ilişkisiyle, geçmişte alaylı denilen yetiştirme sistemi bugün
de denetim alanında uygulanmaktadır. Yapılan bir sınav sonrası denetim görevine
atananlar görevli diğer denetim elemanlarının yanında bakarak, izleyerek
eğitilmekte, denetim görevini öğrenmektedirler.
Programcılık/program
geliştirme süreci tamamen devre dışı bırakılmıştır. Geçmişte uzmanlık
gerektiren alanlar diye nitelenen görev ve sorumluluklara atanma dahi
yapılmamakta, bu alanlardaki uzmanlık gerektiren görevler atanmış ancak gerekli
eğitim formasyonundan yoksun olarak planlama başta olmak üzere tüm eğitim
uzmanlık görevlerini yürütmektedirler. Bir zamanlar özel bir uzmanlık alanı
olan program geliştirme süreci, özel alan öğretmenlerinin bir araya gelerek
oluşturdukları grup ve komisyonlar aracılığı ile sürdürülen bir faaliyet haline
dönüşmüştür.
Program
geliştirme süreci aslında özel uzmanlık bilgisi gerektiren bir süreçtir. Bu
sürecin içinde eğitim felsefesi, eğitim sosyolojisi, eğitim psikolojisi,
gelişim psikolojisi, genel ve özel öğretim yöntem ve teknikleri, ölçme
değerlendirme, denetim gibi pek çok alt alan vardır.
Program
geliştirme süreci bilimsel bir süreç olarak tanımlanır.
Bu
sürecin amacı eğitim bilim ilkeleri temelinde ele alınır/alınması gerekir.
Amaca
uygun içeriğin oluşturulması gerekir.
İçeriğin
amaca uygun olarak odağa alınan bireye uygulanması, uygulayıcıların
yeterlilikleri, içeriğin kim tarafından, nasıl, ne kadar sürede, ne zaman,
nerede verileceği, uygulanacağı, uygulama sonucunda içeriğin gerçekleşme düzeyi
gibi konuların tümü program geliştirme sürecinin basamaklarını oluşturur.
Bugün
ülkemizde tartışılan müfredat aslında bu sürecin sadece içerik kısmını
oluşturmaktadır.
Program
geliştirme sürecinde ne öğretilecek sorusunun karşılığı Milli Eğitim Bakanlığı’nın
müfredat çalışmalarında ele alınan kısmıdır.
Bilimsel
bir süreçte bütünsellik önemlidir. Bilimsel bir bakış açısında alana bütünüyle
bakmak kadar ayrıntılar düzeyinde de bakmak zorunluluktur. Aksi takdirde
bilimsel çalışma düzeninden söz etmek mümkün olmaz.
Bir
bütünün küçük bir parçasına yönelerek yapılacak çalışma bütüne etki etmez. Körlerin
fili tanımlaması metaforunu herkes bilir. Benzer bir metafor olarak
bataklıktaki sineklerle mücadele etmeden söz edilebilir.
Eğitim
sisteminin ilgili olduğu tüm alanlara yönelik bütünsel bir bakış açısı
geliştirmeden müfredata yönelik girişilen çalışmalardan etkili ve verimli bir
sonuç alabilmek oldukça güçtür.
Bilimsel
bir süreç olan program geliştirme sürecinin mantığını görmezden gelerek
yapılacak çalışmalar sistemin diğer parçalarıyla ne derece uyumlu olduğunu
dikkatle değerlendirmek gerekir.
Geliştirilen
yeni müfredatın(aslında eğitim biliminde program geliştirmenin bir aşaması)
temelini oluşturması gereken amaç boyutunda eğitimin felsefesine yönelik daha
somut, şeffaf, sade bakış açısı geliştirilmeden, doğrudan içerik kısmına atlamak
temelsiz bina yapmaya benzer. Toprak üzerine bina inşa edilmez.
İçeriğin
uygulanacağı çağ nüfusuna yönelik gelişim psikolojisinin temel verilerine
mutlaka bakılmalıdır.
Programı
uygulayacak öğretmenlerin yetişme süreçlerine ilişkin basamaklara bakıldığında
program geliştirmeye dair ders almadıkları, eğitim bilimlerine yönelik alt
alanlar açısından yeterince bilgi, beceri ve tecrübe kazanamadıkları
görülmektedir. Program geliştirme sürecine ilişkin bilgi sahibi olmayan bir
öğretmenin yeni programları etkin ve verimli bir şekilde uygulamasını beklemek
gerçekçi bir yaklaşım olmaz.
KPSS
sürecinde eğitim bilimleri alanında test sorularına cevap vermiş olmak belki
sınırlı teorik bilgiye sahip olunduğu zannını verebilir. Ancak teste dayalı
çalışma düzeni ile kazanılan beceri yeterli olmaz. Öğretmenlik mesleğine
yönelik yetişme sürecinde bu alanlarda yeterli bir yetişme düzeyi
sağlanamamaktadır. Zira eğitim bilimleri alanında yetişmiş uzmanlar sınırlı bir
düzeye inmiştir. Program geliştirme alanında uzmanlık bilgisine sahip kişi
sayısı da bu alanlarda uzun zamandır özel bir program uygulama süreci olmaması
nedeniyle yetişememektedir. Pedagojik formasyon boyutunda teorik bilgi ile
uygulama at başı gitmezse istenen sonuç elde edilemez. Öğretmen yetiştiren
kurumların uzmanlarının alanla ilişkisi uygulama tecrübesinde önemli eksikler
bulunmaktadır.
Program
geliştirme, sadece alan uzmanı kişilerin bir araya gelip konuları listelemesi
değildir.
İçerik
sık sık ve kapsamlı bir şekilde değişmez, değişmemeli. Buna rağmen son yıllarda
sık sık köklü değişikliklerin yapıldığı görülmektedir. Yapılandırmacı yaklaşım
denerek iddialı değişim çabalarına girilen 2005-2014 döneminden sonra 4+4+4
sistemine geçilmiştir. Bu süreçte programlara yönelik bir önceki yaklaşımdan
çok farklı bir anlayış ve sisteme geçilmiştir. Şimdi de programlarda yeni bir
değişim sürecine girildiği söylenmektedir.
Literatür incelendiğinde okul öncesi
eğitim programının 1953, 1989, 1994, 2002, 2006, 2013 ve 2024 yıllarında
programlar hazırlandığı ve uygulandığı görülmektedir.
Müfredata
yönelik iddia edilen yaklaşımlara bel bağlamak sistemi bütünüyle ele alınmadığı
sürece sınırlı bir alanı etkileme gücüne sahip olabilecektir.
Eğitim
sisteminin içinde hangi alanlarda ne tür sorunlar var sorusu üzerinde verilere
dayalı değerlendirmeler yapmadan sadece müfredata odaklanarak doğru sonuçlara
ulaşabilmek mümkün olmaz. Var olan sorunların ne kadarının müfredat temelli
olduğunun doğru teşhis edilmesi gerekir.
Oysa
eğitim sistemimizde doğru veri sağlama aracı olarak işletilmesi gereken denetim
sisteminde önemli sorunlar vardır. Bu sorunların müfredatla ilgisi yok denecek
düzeydedir.
Okul
öncesi eğitimden ilkokula kadar eğitim öğretim sürecine yönelik veri toplama
aracı veya çalışması bulunmamaktadır. Bu kademelerde yapılan işlerin ne derece
uygun yürütüldüğüne ilişkin bir değerlendirme işlemi gerektiği yapılamamaktadır.
Her öğretmenin kendince yaptığı değerlendirme çalışmalarını eğitimde nitelik
göstergesi olarak ele almak mümkün değildir.
Doğru
veri sağlayan bir araç olarak ancak ortaokul kademesi bittikten sonra 8.sınıfın
sonunda girilen LGS var gibi görünmektedir. Oysa LGS’de elde edilen veriler
gerçek anlamda eğitim sistemini betimlememektedir. LGS tek başına bir veri
sağlama aracı olamaz. Kaldı ki LGS sınavına yönelik kamuya açık, ayrıntılı bir
veri paylaşımı da yapılmamaktadır. Ortaokul bitinceye kadar eğitim sisteminde
sağlıklı bir ölçme değerlendirme yapılamamaktadır. Lise/ortaöğretim düzeyindeki
nitelik göstergelerine ilişkin bir veri seti yine oldukça yetersiz
görünmektedir. 12.Sınıftaki TYT-AYT bu yönüyle yine veri sunmaktan uzaktır.
Kaldı ki ortaokul düzeyinde ve lise düzeyinde yoğun bir okul dışı sınava
hazırlık kurs programları uygulanmaktadır. Öğrencilerin büyük çoğunluğu bu tür
kurslardan yararlanma yollarını aramaktadır. Bu nedenle sınavlarda elde edilen
başarının tümünü okullara atfetmek sağlıklı bir yaklaşım olarak görünmemektedir.
Eğitim
sisteminde mevcut okullar nitelikli/niteliksiz diye ayrılmaktadır. Nitelikli
denilen okullarda 25-30’u geçmeyen öğrenci sayısı olan şubeler mevcuttur. 2023
yılı MEB verilerine göre; Türkiye genelinde 2 bin 492 liseye merkezî sınav puanına göre
öğrenci yerleştirileceği açıklanmıştır. Sınavla öğrenci alan okullara toplam
206 bin 414 öğrenci alınacağı ilan edilmiştir. Bunların 40 bin 470 tanesi fen
liselerine, 71 bin 22’si Anadolu
liselerine, 10 bin 740’i sosyal bilimler liselerine, 42 bin 356’sı Anadolu imam
hatip liselerine ve 41 bin 826’sı mesleki ve teknik Anadolu liselerine yerleştirileceği
planlanmış. Sınava giren öğrenci sayısı ise 1 milyon 246 bin 465 kişi olarak
açıklanmış. Buna göre sınava girenlerin % 16’sı nitelikli okullara kayıt hakkı
kazanmış olduğu görülüyor. Ortaokul mezunlarının %16’sı nitelikli okullara
kayıt hakkı kazanabilirken kalan %84 nitelikli olmayan okullara kayıt olmak
zorundalar.
Nitelikli
olmayan okullar genel olarak kalabalık sınıflardan oluşuyor. Her ne kadar
istatistiksel olarak ortalama 20-25 öğrencilik bir sayıdan söz edilse de nitelikli
olmayan Anadolu Liselerinde sınıfların sayıları 40’lara dayanmış durumda.
Nitelikli olan ve olmayan tüm ortaöğretim kurumlarında aynı müfredat
uygulanıyor. Bu durumun eğitsel olarak değerlendirilmesi için eğitim bilim
uzmanı olmaya gerek yok. Sınavla girilen nitelikli okullar ile diğerleri eğitim
sisteminde önemli bir sorun olarak ortada dururken mevcut müfredat değişmesinin
buna nasıl bir çözüm sunduğunu taslaktan anlamak zor görünüyor. Zira mevcut
taslakta nitelikli veya diğer okullara yönelik nasıl bir uygulama yapılacağı
açık ve anlaşılır bir şekilde açıklanmış değil.
İlkokul
sonrası dönem için herhangi bir sınav sistemi en azından tüm okullar için söz
konusu değil. Ancak bazı imam hatip ortaokulları öğrencilerini yaptıkları
sınavla seçerek alabiliyorlar. Bu da eğitim sistemimizdeki garip uygulamalardan
sadece bir tanesi. Ortaokullar arasında her ne kadar sınavla girilme söz konusu
olmasa da bu okullar arasında nitelik farkı algısı toplumun hemen tüm kesimlerinde
var. Bundan dolayı toplumun gözünde nitelikli olarak görülen ortaokullara yoğun
bir kayıt mücadelesi yaşanırken nitelik algısı düşük okullarda öğrenci sayıları
genel ortalamanın çok altında kalabiliyor. Bu durumlarda bakanlık çözümü ikili
öğretimde buluyor. Bu dengesiz öğrenci dağılımı konusu önemli bir sorun olarak
sistemde varlığını korurken yeni müfredat değişim taslağında bu konuda da bir
değerlendirme, çözüm önerisi bulunmuyor.
Milli
Eğitim Bakanlığının elindeki en önemli veri sağlama aracı olan e-okul sisteminin
sağlıklı ve doğru, güvenilir bir veri sunduğu söylenemez. E-okul sistemini
tümüyle güvenilir veri sağlamıyor demek doğru olmaz. Okullara, sınıflara,
öğrencilere yönelik temel sayısal veriler elbette kesin olarak doğrudur.
Buradaki sorunlu denilen verilerden kast edilen, eğitim öğretim faaliyetlerinin
niteliğine ilişkin gösterge olarak mevcut verilerin güvenilirlik boyutudur.
E-okul sistemindeki veriler kağıt üzerindeki verilerdir. Eğitimin niteliğine
dair doğru veriler olarak kabul etmek yanıltıcı olacaktır. E-okul sistemi rutin
işleyiş açısından nicel bir veri kaynağı olabilir. Fakat niteliğe dair bir veri
olarak alınamaz.
Müfredat
değişikliği bu alandaki sorunlara çözüm üretir görünmemektedir. Zira etkin bir
ölçme değerlendirme süreci müfredatta görülmemektedir. Müfredatın uygulayıcılarına
yönelik bir bakış açısı yeni taslaklarda yeterince ele alınmış değil. Müfredat
program geliştirme süreçleri açısından ele alındığında önemli eksiklerin olduğu
söylenebilir.
Bu
çerçevede eğitimde sorun alanlarına yönelik sistemdeki ağırlık ve etki oranlarına
göre bir öncelik sonralık sıralaması yapıldıktan sonra hazırlanacak bir program
doğrultusunda sorunların ele alınması çok daha yararlı olacaktır.
Ali Hikmet Demir
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder